İşimden istifa edip de yola çıkışımın ardından koca 1 yıl geride kaldı, tam 365 gün. Bugün evden ayrılıp seyahate başlamamın birinci yıldönümü. 4 Ağustos 2010 günü İstanbul’dan tek yön Bangkok uçak bileti alarak yola çıkmıştım. Evim, ailem, kedim, ödemeler, faturalar ve bildik sesler, renkler ve tatları geride bıraktığım maceram başlamıştı
Bambaşka seslerin, kokuların ve tatların arasına karışmış, geçmişe yabancılaşıp gelecekte kaybolmaya gelmiştim. Bu kayboluşun ilk durağında hayatımın en uzun tatilini yapmıştım, tam 1 ay. 14 yıllık profesyonel iş hayatından sonra bunu hak etmiştim sanırım. Bir ay boyunca saatin alarmını değil, içimdeki merakı dinledim.

Masalsı Ülke Yeni Zelanda’da 7 ay
Tayland’dan ayrılma vakti gelince Kuala Lumpur aktarmasıyla, 3 Eylül 2010’da, uzun bir yolculukla Yeni Zelanda’nın Auckland şehrine uçmuştum. Uzun süren yolculukların beni hiç sıkmadığını bu seyahatlerimde fark ediyordum. İngilizce dil eğitimi için gittiğim bu masal ülkesinde 7 ay yaşamıştım.
Christmas tatilini fırsat bilip 1 ay boyunca Yeni Zelanda’nın altını üstüne getirmiştim ve bu seyahat tüm hayat felsefemi ve geleceğimi değiştirmişti. Uzun otobüs yolculukları yapmış, hosteller ile ilk defa tanışmış, bungee jumping, skydiving gibi çılgın aktiviteler yapmış, hiç tanımadığım gezginlerle sohbetler etmiş ve couchsurfing ile tanışmıştım.
Kanatlarımı açıp, önyargılardan arınmış özgür bir ruh haliyle farklı kültürleri, coğrafyaları, egzotik güzellikleri ve lezzetleri keşfetmeye giden yolculuğumun bir sebebi varsa, o da Yeni Zelanda’daki bu 1 aylık gezimdir; kırılma noktalarımdan biridir. Bu seyahat gezi tarzımı belirlemişti. Anlatılacak delice şeyler yapmış, çılgın aktiviteler ile kendimden geçmiş, yepyeni pencereler açmıştım kendime. O ay, yalnızca bir ülkeyi değil, kendimi de keşfettiğim zamandı.
Yeni Zelanda turumdan döner dönmez Auckland’ın merkezindeki deniz manzaralı odamı terk edip, 2 arkadaşımın kaldığı küçük bir daireye taşınmıştım. Kendime ait odam yoktu, mini mutfak ve 1 koltuğun ancak sığdığı küçük bir odada, 2 metrekarelik bir alanda yaşar olmuştum.

İnternetten aldığım ikinci el bir şişme yatağın üzerinde uyuyordum artık, uyku tulumum ile birlikte. Başucumda, dünyanın dört bir yanındaki ilginç rotalara enfes turlar düzenleyen STA kitapçıklarını her gün aralıksız, bıkmadan okuyordum. Yola düşme fikrim netleşmemişti, ne yapacağımı bilmiyordum daha ama müthiş bir zevkle kitapçıkların sayfaları arasında gezinip duruyordum.
Diğer yandan dil okulunun bitmesine doğru Yeni Zelanda’da kalma planı yapıyor, sertifika programları veren okullarla sıkı pazarlıklara girişiyordum. Bu kurslardan birine yazılacak, kurs sonu bir iş bulacak ve böylece ülkede kalabilecektim.
“Niçin Yeni Zelanda’da kalmalıyım?” sorusunu sorunca kendime, buna net ve tatmin edici bir cevap veremiyordum. Pasaport ve vatandaşlık için mi? Buna değer miydi? Yeni Zelanda vatandaşı olabilmek için 5 yıl harcamak… 40’lı yaşların başındaydım ve hayatımın bu değerli 5 yılını sırf pasaport almak için basit işlerde çalışarak geçiremezdim. Öyle de oldu; ansızın tüm planları, daha doğrusu gidişatı değiştirdim. Bazen bir karar, yılların planını sessizce çöpe atabiliyor.
Tropikal Cennet Adalar Ülkesi Fiji’de 15 gün


Auckland şehrine yerleşmeye doğru giden hazırlıklarımı son anda altüst eden bir karar alarak, bunun 1 hafta sonrasında kendimi kartpostallara konu olan plajların ve adaların olduğu Fiji’de bulmuştum. Takvim 30 Mart 2011’i gösterirken Okyanusya’nın bir ucunda, Türkiye’ye en uzak yerlerden birindeydim.
Hindistan cevizi ağacı gölgesinde bembeyaz kumları, turkuaz denizi olan cennet gibi adaların ve bir doğanın içerisinde tam 15 gün geçirmiştim. Yerel halkın arasına karışmak istemiş ve gidip Fiji yerlilerinin evinde kalmıştım, otel yerine. Yeni Zelanda’dan ayrılıp Fiji’ye geçtiğim günleri anlattığım eski günlük yazımda o dönemin ruhunu daha iyi görebilirsiniz.
Bir gün işsiz kalıp, sonrasında beklenen klasik davranışı gösterip yeni bir iş aramak yerine, hayallerimi gerçekleştirmek için yola düşmem beni nerelere getirmişti. Her gün traş olup takım elbisesini giyip işe giden mutsuz bir beyaz yakalı olabilirdim. Fiji’de hindistan cevizi ağaçları arasına gerilmiş bir hamakta uzanırken tam da aklımdan geçenler bunlardı. Hayatımın alternatif bir versiyonunu izler gibi düşündüm o anları.
Fiji Rotam: Auckland (Yeni Zelanda)→ Nadi→ Viseisei Köyü→ Lautoka→ Viseisei Köyü→ Kuata Adası→ Waya LaiLai Adası→ Viseisei Köyü→ Nadi→ The Coral Coast→ Suva→ Lautoka→ Viseisei Köyü→ Nadi→ Sidney (Avustralya)
Tazmanya, Avustralya: 3 Günlüğüne Gitmiştim, 3 Hafta Kaldım


Hayatımda aldığım en güzel kararın ilk rotalarından biri olan Fiji’den 15 Nisan 2011’de ayrılıp Avustralya’ya uçmuştum. Bu ülkede birçok yeni arkadaş, hatta ailem diyebileceğim insanlar tanıdım ve HelpX deneyimini ilk defa burada yaşadım.
Hayatımda ilk defa bu kıtada araba kullanmıştım; hem de dünyanın en güzel doğasına sahip, aşık olduğum bir adada, Tazmanya’da. Sol şeritten akan trafikte, kiraladığım araçla 4 gün boyunca 1.500 km yol kat ederek Tazmanya Adası’nı boydan boya dolaştım.
Hayatımda ilk defa yine bu ülkede karavan kiraladım. Hobart’tan başlayıp Adelaide’e uzanan 1.500 km’lik yolda gördüklerim bir ömre yeterdi sanki.
19. yüzyıl köyü Ross Village’da, karavanımı park edip Orta Çağ’dan çıkmışçasına duran bir kafede oturup, bu blogun ilk yazısını yayınladığımda tarih 09 Haziran 2011’di. Bu tarih de hayatımın kırılma noktalarından biriydi. Gezip gördüğüm yerleri tek başıma yaşamak yerine yazıya dökmek, paylaşmak tüm hayatımı değiştirecekti. O zaman henüz bunun farkında değildim.
Melbourne ve Adelaide arasında uzanan, dünyanın en güzel yollarından birini 7 metre uzunluğunda, 3 metre yüksekliğinde karavanımla geçerken harcadığım parayı söylesem kimse inanmazdı; karavanı bedava kiralamıştım. İkinci kez yine bedava karavan kiraladım, hatta üzerine para bile kazanmıştım.
Uluru, Devils Marbles, Mataranka Hot Springs ve 40 bin yıllık Aborjin yurdu Kakadu National Park… Avustralya kıtasına Sidney ile adım attığımdan kuzeydeki Darwin’e varıncaya kadar 3 ay geçmişti. Yeni rota Bali’ydi.
Seyahatimin her adımında yeni şeylerle karşılaşıyor, tanıştığım her gezginin bilgilerinden faydalanıyor, seyahat etmenin püf noktalarını öğreniyor, bu sayede çok daha az para harcayarak yepyeni deneyimlere yelken açıyordum.

Avustralya Rotam: Nadi (Fiji)→ Sidney→ Melbourne→ Hobart (Tazmanya-Araç Kiralama)→ Bicheno→ Freycinet National Park→ Launceston→ Strahan→ Hobart (Karavan)→ Richmond→ Devonport (Feribot) Melbourne (Karavan)→ Torquay→Anglesea→ Lorne→ Apollo Bay→ Port Campbell→ Warmambool→ Port Fairy→ Mount Gambier→ Narrung→ Adelaide→ Coober Pedy (Otobüs)→ Alice Springs→ Uluru→ Alice Springs (Karavan)→ Tennat Creek→ Katherine→ Mataranka→ Kakadu National Park→ Darwin→ Bali (Endonezya)
Endonezya: Bir uçtan bir uca 2 aylık bir gezi


Tam 90 gün süren Avustralya maceramdan sonra 13 Temmuz 2011’de Endonezya’nın Bali Adası’na geçmiştim. Bu satırları Lombok Adası’nın Senggigi kasabasından yazıyorum; 3 haftadır Endonezya’dayım.
Bali’deki ilk gün kaldığım hostelde tanıştığım İran asıllı Hollandalı Farid ile seyahat ediyorum. Önce Ubud ve Mas Köyü‘nü motosikletle keşfettik. Birlikte bir minibüs kiralayıp Bali tapınakları ve meşhur Kopi Luwak kahvesinin hazırlandığı plantasyon çiftliklerine uğradık, meşhur pirinç tarlalarını gezdik.
PADI dalış kursumuzu almak için Amed Kasabası‘nda birkaç gün kalıp, popüler batık dalış noktası Tulamben‘de daldık. Burada kiraladığımız lokal balıkçı teknesiyle, Bali ve Lombok arasındaki 40 km’lik deniz yolunu 5 saatte geçerek, Lombok Adası’nın ünlü Gili Adaları‘na geçtik. Hoş bir maceraydı.
Endonezya Rotası: Darwin (Avustralya)→ Denpasar→ Canggu→ Kuta→ Ubud→ Amed→ Gili Adaları (Lombok) → Lombok→ Padangbai (Bali)→ Kuta→ Gilimanuk→ Bangyuwangi (Java)
Yerde uyudum, yer altında da çadırda da lüks evde de

Her ülke, her şehir, kasaba ve köy yeni bir deneyim demek benim içib. Ailemi, evimi ve arkadaşlarımı çok özledim, ancak ‘Valizimi açtığım yer evimdir‘ anlayışıyla dolaştım bu uzak coğrafyaları. Çok güzel otellerde uyudum Tayland’da, battaniyesiz yerde de uyudum Lake Tekapo kasabasında soğukta.
Çöl kasabası Alice Springs, Avustralya, 24 kişilik hostel ranzası olan hostel yatakhanesinde de uyudum. Birkaç yüz yıl önce yamyam olan Fiji’nin, Viseisei köyünde sinekler, böceklerle dolu kirli bir evde uyudum; Coober Pedy’de ise yer altındaki kayalara oyulmuş odadaki ranzada.
Hiç tanımadığım bir Hintlinin lüks dairesinde uyudum Sidney’de. Sidney’de hiç tanımadığım biri, ilk tanışmamız sonrasında bana evinin anahtarını verip, gece vardiyasındaki işine gitti. Hobart’ta HelpX işi için yanlarına gittiğim ve hiç tanımadığım Bruce ve Lalita, kapısında hiç kilitlemedikleri evlerini bana bırakıp gittiler işlerine.
100 yıllık bir çiftlik evinde hiç tanımadığım birinin evinde uyudum 2 gece Yeni Zelanda’nın Kuzey Adası’nda; Wellington’da Simon bana lüks evinin anahtarını verip işine gitti. Couchsurfing seyahat dünyasının en iyi keşiflerinden biri olsa gerek.
Aborjinlerin kutsal mekanı Uluru’da çöl ortasında gece çadırda uyudum. Aktif yanardağ Mount Rinjani‘nin 2 bin metresinde çadırda da. Çölde de çadırda kaldım Sumatra’nın kuytu yağmur ormanlarında da. Çölde ateş başında yudumladım biramı soğukta; plajda yanan bambu ağaçlarının ateşinin etrafında da, yağmur ormanında da.
Karavanda uyudum dünyanın en güzel yollarından Great Ocean Road’ta, 40 bin yıllık Aborjin yurdu olan Kakadu National Park’ta. Kuş sesleriyle de uyudum, maymun sesleriyle de, papağan sesleriyle de.
Horoz sesleriyle uyandım Ubud’da, ezan sesleriyle uyandım Kuta’da. Lüks otel odasında akreplerle de uyudum, farelerle de, örümceklerle de, hamam böcekleriyle de. Elektrik olmayan köyde de kaldım, 20 yüzyılın en güzel şehirlerinde de.
Dünyanın en güzel yollarında Karavan sürdüm
Uçaklara bindim türlü türlü, gün oldu tren, otobüs, feribot, gün oldu karavan ve motosiklet oldu bindiğim. Bisiklete de bindim, Tayland’ta tuk-tuka, Endonezya’da nerdeyse her yanı dökülmüş eski minibüse, safari Jeep’ine de.
Tazmanya adasından Melbourne geçerken ve yine Wellington-Picton’a arasında koskocaman bir gemideydim; Bali’den Lombok Adası’na 40 km’lik deniz yolunu geçerken küçük balıkçı yelkenlisiyleydim.
Araç kiralayıp yağmur ormanlarında 1.500 km otomobil kullandım Tazmanya’da; Darwin’de bisiklet kullandım kilometrelerce, ama henüz ata binmedim (Filipinler’de bindim sonra).
Dalış sertifikamı Bali’de aldım, en güzel batık gemilerinden birine daldım; şnorkelle daldım, deniz kaplumbağaları, binlerce renkli balık ve deniz yılanları ile yüzdüm Gili Adaları’nda. Fiji’de ve Bali’de köpek balıklarıyla yüzdüm.
Kuta’da surf yapmaya çalışıp dermansız kalırken, dalış okulunun yüzme havuzunda scuba diving öğrenirken dermansız kaldım. Surfing yapmayı –henüz- öğrenemedim ama 16 metreye dalış yapmayı öğrendim.
Soğuk krater gölünde de yüzdüm, lavların ısıttığı sıcak suda da. Yüzdüm, yürüdüm, içtim, uyudum, ateş başında yerli insanların müziklerini dinledim güzel plajlarda gezdiğim ülkelerin.
Halk pazarlardan yaptım alışverişimi, kendi yemeğimi pişirdim hostellerde. Rotary Club’ın Fiji’deki öğrencilere yardım için düzenlediği kilisedeki yardım yemeğine de katılırken Tazmanya’da, Sydney’de RSL Club’ta lüks menülerden de tattım.
Bali’de bir balıkçı ile balığa çıkıp kendi avladığım balıkları yedim, gün oldu aç da yattım, parasızlıktan değil tembellikten, yorgunluktan.


Endonezya’nın Lombok Adası’nın meşhur aktif yanardağı Mount Rinjani’de 2.000 metrede, nerede, nasıl ve ne hijyenle yapıldığına bakmadan pirinç pilavını kaşıklarken, Avustralya’nın güneyindeki sayfiye kasabası Port Campbell kasabasında muhteşem güzellikteki gölün kenarına park ettiğim karavanımda pişirdiğim kuru fasulyeyi kaşıkladım.
Birbirinden nefis yerel yemeklerin tadına vardım gittiğim her ülkede, kaldığım her evde öğrendim yeni, yerli ve ilginç yemekleri. Kanguru eti de yedim, köpek ve kurbağa da tattım ama hala solucan, hamamböceği ve çekirgeyi tatmaya cesaret edemedim (Krabi, Tayland’da tattım). Hiç görmediğim, bilmediğim, tatmamış olduğum tropikal meyvelerden tattım, favorim hala karpuz.
Hayvanat bahçelerinde yüzlerce çeşit hayvan gördüm, doğal ortamlarında özgürce dolaşan kanguruları, wallabileri, yabani develeri ve timsahları, papağanları gördüm Avustralya’da.
Gürültücü Tazmania canavarını gördüm, Yeni Zelanda’nın Kaikora kasabasında fok balıkları ve albatrosları, Avustralya Alice Springs’te emuları, dünyanın dibindeki ülke Yeni Zelanda’da binlerce koyunu.
Yürüdüm, koştum, tırmandım, atladım, daldım…

Bir günde 20 kilometre yürüdüm Aborjinlerin kutsal kayaları Uluru ve Kata Tjuta’nın etrafında; gün oldu hostelimden dışarıya adımımı atmadım, sıkıntıdan değil muhabbetten, keyiften, tembellikten. 4 gün boyunca dolaştım, tırmandım, yürüdüm, yağmur ormanlarında, dağlarında, plajları ve göllerinde dörtte üçü ulusal park olan Tasmania’nın.
Yeni Zelanda’da Franz Josef Buzula tırmandım ayağımda çivili ayakkabılarla, 3729 metre yüksekliğindeki Rinjani Dağı’nda 3 günde 40 km yürüdüm ayağımdaki sıradan ayakkabılarla.
15.000 metreden kendimi boşluğa bıraktım skydiving yaparken, 47 metreden atlayıp bungee jumping yaptım Taupo’da, korktum hem de çok korktum ama yine de yaptım. Teleferiklere de bindim, kamyonet kasasına da ama henüz otostop yapmadım (Malezya’da bolca yaptım sonra).
Film izledim gittim ülkelerin sinemalarında, izledim Dr. House’un tüm sezonlarını ve onlarca filmi laptopumdan. Satranç oynadım tanımadığım insanlarla, bilmediğim iskambil oyunları öğrendim ama hala tavla oynamayı öğrenemedim.
Kaikora’da ve Fiji’de yüzlerce tahta kurusu, böcek tarafından ısırıldım, Kakadu National Park’ta kan emici sivrisineklerce. Farkında olmadan içme suyu yerine birikmiş yağmur suları içmişim Fiji’de, sadece 2 gün biraz rahatsızlık hissettim; alerji oldum Melbourne’de ama umursamadım.
Tazmanya’da zehirli örümcekler ısırdı elimi ben uyurken, 1 ayda ancak yarası kapandı ama hiç insan tarafından ısırılmadım, acıtılmadım, aldatılmadım yolda. Türlü türlü insanlarla tanıştım, türlü türlü dostlar edindim.
Nüfusları birkaç milyonluk olan ülkelerin gezginleri ile defalarca karşılaşırken, memleketimden bir gezginle hiç karşılaşmadım, üzüldüm. Facebook hesabımdaki kişi sayısı yarı yarıya arttı. Her insan yeni bir deneyim demek, tanıştığım her insan bir şekilde hayatımı etkiledi.
Christchurch’te hostel odamda, alt ranzamda kalan, yüzünü hiç görmediğim bir İngiliz ile karanlıkta sohbet etmem, şu an Endonezya’da olmamın sebebiydi. Endonezya’yı öyle bir övmüştü ki, gitmeyi düşünmediğim bu ülkeyi Avustralya sonrasındaki rotama koymuştum.
Her gezginle ettiğim sohbetler ve edindiğim bilgilerle seyahatime yön verdim. Bilmediğim şeyler keşfettim, yerler gördüm bu sayede. Bazılarıyla yiyeceğimi, bazılarıyla kulaklığımdaki müziği, bazılarıyla karavanı ve kamp çadırını paylaştım.

Misyonerlerin mirası Hıristiyanlığı koyu bir şekilde yaşayan Fiji’de, incil okuma seremonilerini dinledim her akşam kaldığım evlerde, biribirinden ilginç seremonileri izleyip, inanılmaz büyüleyici müziği dinleyerek 5 saat geçirdim Bali’de, Mas Köyü’ndeki Hindu tapınağında. Kiliseleri ziyaret ettim, Budist ve Hindu tapınakları gezdim.
Kayboldum sokaklarında şehirlerin keyif aldım, kayboldum kalabalıkların içerisinde, ancak kendimi yalnız hissetmedim. İnsan kendisiyleyken nasıl yalnız kalabilir ki hem! Hep kaybolmak, yabancılaşmaktı zaten tarzım her zaman, ancak bu insanlardan kaçmak değil gittiğim coğrafyadaki yerli insanların arasına karışmak arzusuydu.
Kendime yabancılaşmak değil, geçmişte soluduğum havaya ve yaşadığım dünyaya yabancılaşmaktı, yabancılaştım, bir yabancıyım artık geçmişteki yaşamıma.
Hep uzaktan takip ettiğim güzel memleketimin güzel olmayan haberlerini. Özledim memleketimi, özleyeceğim memleketimi ama bir gün dönersem yine gitmek olacak ilk işim, hem de uzaklara. ‘Yolda olmak‘ güzel bir şey ve yollar beni bekler.
Day 365, ID:22 Senggigi, Lombok. 4 Ağustos 2011





