🧭 Arşivde gezinirken denk geldiğim bu yazı, üzerinden on küsur yıl geçmesine rağmen hala tazeliğini koruyor. O zamanlar yolculuğumun henüz başındaydım, 500. günümü devirmiştim ama dünyayı bugün olduğundan çok daha farklı bir merakiyle izliyordum. Akıllı telefonların hayatımızı tamamen ele geçirmeden önceki son dönemlerdi; sosyal medyanın bugünkü gürültüsü yoktu, her anı paylaşma zorunluluğu değil, sadece yaşama isteği vardı. Satırları okurken o günkü masamı, önümdeki defteri ve Bangkok’un o nemli havasını bile hatırladım.
Bugün geriye dönüp baktığımda, değişen çok şey var ama özümdeki o “yavaşlama” isteği hiç solmamış. Bu yazı, benim kim olduğuma dair en yalın manifesto niteliğinde. Rotalar değişmiş, yüzler eskimiş olabilir; ama derinlik arayışı, o sabah pazarı ışığına duyulan özlem hala aynı. Okurken arada bir durun, çünkü bu satırlar sadece geçmişe değil, hala attığım her adıma dair.
Okyanusya ve Güney Asya’da yolda geçen 555 günden sonra fark ettiğim net bir şey var: Seyahat hızım yavaşlıyor.
Eskiden birkaç günün, hatta bazen birkaç saatin yeterli olabileceği destinasyonlarda şimdi bir haftadan fazla kalabiliyorum. Programlı, hızlı, “gör ve geç” mantığından uzaklaştım. Çünkü artık mesele sadece görmek değil.
Bulunduğum şehri ya da kasabayı gerçekten tanımak istiyorum. Sadece rehber kitapta yazan yerleri değil, sokak aralarını, sabah pazarını, mahalle kahvesini, akşamüstü ışığını da görmek istiyorum. İnsanların arasına karışmak, aynı fırından ikinci kez ekmek almak, selamlaşmak… Bir yerde anlamsız gibi görünen şekilde uzun süre kalıyor olmamın en büyük sebebi bu.
Diğer sebep ise bu blog. Yazdığım her satıra ve çektiğim her kareye hakkını verme isteği. Hızlı geçince içerik çıkıyor, ama derinlik çıkmıyor. Ben artık derinlik peşindeyim.
Halinden şikâyet eden biri değilim. Tam tersine. Bu yavaşlama sayesinde bazen kendimi gezginden çok o ülkede yaşayan biri gibi hissediyorum. Sabah aynı kahvecide oturmak, aynı sokaktan geçmek, yüzlerin tanıdık gelmesi… Bu duygu, turistik heyecandan farklı. Daha sakin, daha gerçek. Ve hoşuma gidiyor.

Yabancılaşma Arzusu
Geçmişteki yurtdışı gezilerimde en çok arzuladığım şey yabancılaşmaktı.
Konuştuğum dile, bildiğim insanlara, tekrar eden alışkanlıklara ve hatta o miss gibi leziz yemeklere bile yabancılaşmak.
Bu aslında kaçmak değildi. Rutin iş ve ev hayatını geride bırakıp, yepyeni deneyimlere kapı aralamaktı.
Bildiğim dünyanın dışına çıkmak, konfor alanını bilinçli olarak terk etmekti.
Şimdi geldiğim noktada şunu görüyorum: İlk başta aradığım yabancılaşma, zamanla yerini aidiyet hissine yakın bir duruma bırakıyor. Yabancı bir ülkede, yabancı bir şehirde, birkaç haftalığına da olsa gündelik hayatın parçası olmak…
Belki de 555 günün bana öğrettiği en önemli şey şu:
Seyahat sadece hareket değil, bazen bilinçli bir duruş.
Geçmişe Yabancılaşmak

Şimdiyse bir yabancıyım.
Geride bıraktığım hayata, evime, eşyalarıma, alışkanlıklara… hatta dostlara.
Geçmiş, hayal ile gerçeklik arasında gidip gelen bir sis gibi. Bazen bir anı zihnime düştüğünde kendi kendime soruyorum: O ben miydim? Gerçekten ben mi yaşadım bunları? Sanki başka birinin hayatından kesitler izliyor gibiyim.
Hoş, geçmişte de mutluydum. Ya da öyle sanıyordum, kim bilir. Ama ne zaman o günlere dair bir şeyler aklıma gelse, onu bilinçli bir şekilde kendimden uzağa ittiğimi fark ediyorum. Bu bir kaçış mı? Sanmıyorum. Bu daha çok, geçmişin zihnime yerleştirdiği önyargılara, alışkanlıklara ve kalıplara yabancılaşma isteği.
Bir tür temizlik.
Zihnimi zaman aşımına uğramış yaşanmışlıklardan arındırma konusunda şaşırtıcı derecede başarılıyım. Öyle ki hayatım şu an neredeyse tamamen yoldan ve yolun getirdiklerinden ibaret. Eğer bu blog olmasaydı, belki de çoktan bir hippi hayatına savrulmuş olurdum diye düşünüyorum bazen. Ve o noktada hippileri çok daha iyi anlıyorum.
Bir yere ait olmayan ruhlarıyla, inandıklarını yaşamaktan çekinmeyen insanlar…
Belki de onlardan biri olurdum.
Yolda öğrendiğim en net şeylerden biri şu: Aidiyet ve özgürlük sandığımız kadar uyumlu kavramlar değil. Çoğu zaman birbirini törpülüyorlar.
Aidiyetin İnce Sınırı
Asya’da yedi ay geçirince fark ettim; burada yerelleşmişim sanki. Çokça sorgulanan o “aidiyet” duygusu, bende Asya’ya karşı gelişiyor olabilir. İlginç olan şu ki, hangi ülkeye gidersem gideyim kendimi yabancı hissetmiyorum artık.
Sanki bir ülkeden diğerine değil, bir şehirden diğerine geçiyorum.
Pasaport değişiyor ama içimdeki ritim değişmiyor.
Belki de mesele, gelişen bir esneklik kası.
Hızlı adapte olabilmek.
Bulunduğun yere direnmemek.
Kim bilir.
“Aidiyet” duygusunun özgürlüğün önünde çoğu zaman kendi yarattığımız bir engel olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden yaşadığım bu durumu ne iyi ne de kötü olarak etiketliyorum. Yargılamıyorum.
Sadece şunu biliyorum: Ben yolda olmam gereken biriyim.
Yolun nereye gittiğinin bir önemi yok.
Yeter ki yol olsun.
Day 555: Tayland:44, Bangkok 11 Şubat 2012, Cumartesi
🗓️ Son Güncelleme: 15.03.2026
📌 Kemal’in Notu: 685 günlük yolculuğumun mirası olan bu içerik, bölgeye yaptığım sonraki ziyaretlerle güncel tutulmaktadır. Bilgiler son seyahat verileriyle revize edilmiştir.
🗓️ Son Güncelleme: 15.03.2026




