Ana Sayfa Blog Bağlanmadan Yaşamak: Yabancılaşma ve Aidiyet

Bağlanmadan Yaşamak: Yabancılaşma ve Aidiyet

13580

🧭 Arşivde gezinirken denk geldiğim bu yazı, üzerinden on küsur yıl geçmesine rağmen hala tazeliğini koruyor. O zamanlar yolculuğumun henüz başındaydım, 500. günümü devirmiştim ama dünyayı bugün olduğundan çok daha farklı bir merakiyle izliyordum. Akıllı telefonların hayatımızı tamamen ele geçirmeden önceki son dönemlerdi; sosyal medyanın bugünkü gürültüsü yoktu, her anı paylaşma zorunluluğu değil, sadece yaşama isteği vardı. Satırları okurken o günkü masamı, önümdeki defteri ve Bangkok’un o nemli havasını bile hatırladım.

Bugün geriye dönüp baktığımda, değişen çok şey var ama özümdeki o “yavaşlama” isteği hiç solmamış. Bu yazı, benim kim olduğuma dair en yalın manifesto niteliğinde. Rotalar değişmiş, yüzler eskimiş olabilir; ama derinlik arayışı, o sabah pazarı ışığına duyulan özlem hala aynı. Okurken arada bir durun, çünkü bu satırlar sadece geçmişe değil, hala attığım her adıma dair.

Okyanusya ve Güney Asya’da yolda geçen 555 günden sonra fark ettiğim net bir şey var: Seyahat hızım yavaşlıyor.

Eskiden birkaç günün, hatta bazen birkaç saatin yeterli olabileceği destinasyonlarda şimdi bir haftadan fazla kalabiliyorum. Programlı, hızlı, “gör ve geç” mantığından uzaklaştım. Çünkü artık mesele sadece görmek değil.

Bulunduğum şehri ya da kasabayı gerçekten tanımak istiyorum. Sadece rehber kitapta yazan yerleri değil, sokak aralarını, sabah pazarını, mahalle kahvesini, akşamüstü ışığını da görmek istiyorum. İnsanların arasına karışmak, aynı fırından ikinci kez ekmek almak, selamlaşmak… Bir yerde anlamsız gibi görünen şekilde uzun süre kalıyor olmamın en büyük sebebi bu.

Diğer sebep ise bu blog. Yazdığım her satıra ve çektiğim her kareye hakkını verme isteği. Hızlı geçince içerik çıkıyor, ama derinlik çıkmıyor. Ben artık derinlik peşindeyim.

Halinden şikâyet eden biri değilim. Tam tersine. Bu yavaşlama sayesinde bazen kendimi gezginden çok o ülkede yaşayan biri gibi hissediyorum. Sabah aynı kahvecide oturmak, aynı sokaktan geçmek, yüzlerin tanıdık gelmesi… Bu duygu, turistik heyecandan farklı. Daha sakin, daha gerçek. Ve hoşuma gidiyor.


Yabancılaşma Arzusu

Geçmişteki yurtdışı gezilerimde en çok arzuladığım şey yabancılaşmaktı.
Konuştuğum dile, bildiğim insanlara, tekrar eden alışkanlıklara ve hatta o miss gibi leziz yemeklere bile yabancılaşmak.

Bu aslında kaçmak değildi. Rutin iş ve ev hayatını geride bırakıp, yepyeni deneyimlere kapı aralamaktı.
Bildiğim dünyanın dışına çıkmak, konfor alanını bilinçli olarak terk etmekti.

Şimdi geldiğim noktada şunu görüyorum: İlk başta aradığım yabancılaşma, zamanla yerini aidiyet hissine yakın bir duruma bırakıyor. Yabancı bir ülkede, yabancı bir şehirde, birkaç haftalığına da olsa gündelik hayatın parçası olmak…

Belki de 555 günün bana öğrettiği en önemli şey şu:
Seyahat sadece hareket değil, bazen bilinçli bir duruş.

Geçmişe Yabancılaşmak

Writing
Bu yazıyı yazdığım an, Bangkok

Şimdiyse bir yabancıyım.
Geride bıraktığım hayata, evime, eşyalarıma, alışkanlıklara… hatta dostlara.

Geçmiş, hayal ile gerçeklik arasında gidip gelen bir sis gibi. Bazen bir anı zihnime düştüğünde kendi kendime soruyorum: O ben miydim? Gerçekten ben mi yaşadım bunları? Sanki başka birinin hayatından kesitler izliyor gibiyim.

Hoş, geçmişte de mutluydum. Ya da öyle sanıyordum, kim bilir. Ama ne zaman o günlere dair bir şeyler aklıma gelse, onu bilinçli bir şekilde kendimden uzağa ittiğimi fark ediyorum. Bu bir kaçış mı? Sanmıyorum. Bu daha çok, geçmişin zihnime yerleştirdiği önyargılara, alışkanlıklara ve kalıplara yabancılaşma isteği.

Bir tür temizlik.

Zihnimi zaman aşımına uğramış yaşanmışlıklardan arındırma konusunda şaşırtıcı derecede başarılıyım. Öyle ki hayatım şu an neredeyse tamamen yoldan ve yolun getirdiklerinden ibaret. Eğer bu blog olmasaydı, belki de çoktan bir hippi hayatına savrulmuş olurdum diye düşünüyorum bazen. Ve o noktada hippileri çok daha iyi anlıyorum.

Bir yere ait olmayan ruhlarıyla, inandıklarını yaşamaktan çekinmeyen insanlar…
Belki de onlardan biri olurdum.

Yolda öğrendiğim en net şeylerden biri şu: Aidiyet ve özgürlük sandığımız kadar uyumlu kavramlar değil. Çoğu zaman birbirini törpülüyorlar.


Aidiyetin İnce Sınırı

Asya’da yedi ay geçirince fark ettim; burada yerelleşmişim sanki. Çokça sorgulanan o “aidiyet” duygusu, bende Asya’ya karşı gelişiyor olabilir. İlginç olan şu ki, hangi ülkeye gidersem gideyim kendimi yabancı hissetmiyorum artık.

Sanki bir ülkeden diğerine değil, bir şehirden diğerine geçiyorum.
Pasaport değişiyor ama içimdeki ritim değişmiyor.

Belki de mesele, gelişen bir esneklik kası.
Hızlı adapte olabilmek.
Bulunduğun yere direnmemek.

Kim bilir.

“Aidiyet” duygusunun özgürlüğün önünde çoğu zaman kendi yarattığımız bir engel olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden yaşadığım bu durumu ne iyi ne de kötü olarak etiketliyorum. Yargılamıyorum.

Sadece şunu biliyorum: Ben yolda olmam gereken biriyim.

Yolun nereye gittiğinin bir önemi yok.
Yeter ki yol olsun.


Day 555: Tayland:44, Bangkok 11 Şubat 2012, Cumartesi

5 Yorumlar

  1. Her bir fotoğraf kalbime dokunuyor. Dünya benim en büyük parçam. Nefesimin onun yüzüyle karşılaştığı anları gösteriyor. Hiç kimseye, hiçbir yere uzak değilim. Elimi uzatsam dokuna bilirim Filipinler’deki bir çocuğa, İzmir’den başlayıp koylara, Batum’da durup botaniklerin burnunu öpebilirim.

    Kendimi ertelemek içimi acıtmaz ama hayatı ertelemek bahanelerden dolayı içimi acıtır. Bir dilim kek ve yıllanmış şarap gibi… Sıkı sıkı sarılıyorum okuduğum her kelimeye ve ülkelere ve kentlere ve hiç görmediğim ormanlara. Önce kendimden, sonra ülkemden, sonra da ver elini dünya yalın ayak sana koşuyorum… Bu his bir delilik parçası asla olamaz. Yoldaolmak paylaşımlarınıza sonsuz teşekkürler. :)

  2. Yolların keyfi gayet güzel çıkarıldı. İnsan ne çabuk alışıyor aslında gittiği yer. Asya’dayken oralara alışmış memlekete yabancılaşmıştım. Şimdiyse memleketteyken Asya’ya baktığımda bana uzak anı gibi geliyor. Oradayken de geçmiş hayatım bana bir hayalmiş gibi uzakta geliyordu.

  3. Yollarin ve biriktirdigin anilarin keyfini iyi cikaracagini bilirim bu yuzden herhangi bir temenni ve salikda bulunmayacagim. “Geçmişteki kısa gezilerimde en çok arzuladığım şey yabancılaşmaktı. Dile, insanlara, alışkanlıklara, yemeklere… yabancılaşmak.”

    Bu sozunu cok iyi anladim, yasadim. Artik sen eski sen degilsin. Kendine yabancilasmadigini soyledigin dogru olsa da memlekete dondugunde anlayacaksin ve yabancilastigin hissi oyle agir basacak ki, sanki aradan yuzyil gecmiscesine yasadiklarin; memleketin havalimaninda devam ederken, evine ulasana kadar kendini tekrar turist hissetsende, evinin kapisini actiginda biraktigin yasam, sanki hic uzerinden yillar gecmemis, sanki sen hep oradaymissin gibi son gunun kokusuyla beklerken anlayacaksin; artik hicbir zaman eski sen olamayacagini.

  4. Geçmişte standart şehir hayatı yaşarken özlediğim şeydi yabancılaşmak. O yüzden tatiller bunun için fırsattı. Şimdiyse geçmişe yabancılaştım. Asya topraklarında böyle uzun seyahat edince bu defa aidiyet kıtaya gelişti sanırım. Ülkelerin kültürlerinin birbirine benzer ve yakın olması bunun sebebi. Bir Hindistan veya Çin’e yolum düştüğünde bu defa Asya’ya yabancılaşacağım.

  5. Bahsettiğiniz sanki biraz “her yere ait hissetmek/hissedebilmek “gibi… kolay kolay olmayacak bir durum; kısa sürelerde keşfetmeye çalıştığımız şehirlerde gerçek hayatlarımıza geri döndüğümüzde böyle hissedemiyoruz. sizin bu durum sanki yabancılaşma sonrası yaşanabilecek bir evre, yeteri kadar yabancılaştıktan sonra tanıdıklaşıyor :)

Yoruma kapalı.