Bugün adadan ayrılıp ülkenin en büyük ikinci kalabalık şehri olan Surabaya’ya geçiyoruz. Sabah, dün gözüme kestirdiğim 1 hektarlık denize sıfır uzaklıktaki ormanlık alan için arsa sahibiyle görüşmeye gittik. Kendi arazisinin bir kısmını yine Eşi Endonezyalı olan Amerikalı birine satıp, üzerinde inşaatı süren, mescit görünümlü tamamen ahşaptan yapılma bir evin önünde görüştük. Sakin ve güler yüzlü, siz sormadıkça da hiç konuşmayıp sadece gülümsüyor. Endonezya şartlarında zengin birisi ancak tipik bir köylüden farkı yok. Sonra birlikte hemen yakındaki deniz kenarında olan ilgilendiğim arsaya gittik. Sadece plaj değil, ağaçların bulunduğu yerler de kumluk. Bana verdiği fiyat piyasa fiyatının %50 üzerindeydi. Sebebi ise devletin bu arsada ve yakında halkın faydalanacağı yerlerl inşa etmiş olmasından kaynaklanıyordu. Ama develetin bu yatırımları sonra anlaşmazlık yüzünden yarım kalmış ve birçok bina terk edilmiş durumda. Yol, elektrik gibi hizmetler için ekstra masrafa gerek yoktu. Fiyatı yüksek bulduğumuzdan ve acelemiz de olmadığından oradan ayrıldık. Önümüzdeki tarihlerde Johnny ve onun akrabaları sık sık arsa sahibini ziyaret edip satış için ikna edecekler. İstediğim fiyat verilirse bakalım neler olacak. Bu arada Endonezya’da mülk edinemiyorsunuz. Satışı buradan tanıdığınız biri üzerine yapıp, sonrasında kendi aranızda bir kontrat ayarlıyorsunuz ve tapu belgesini de siz alıyorsunuz. Hani olur da birkaç yıl sonrasında, kim bilir beni Madura Adası’nda yaşarken bulursanız çok şaşırmayın, ben şimdiden söyleyeyim.

Köylülerle vedalaştıktan sonra motosikletlerimize atlayıp Surabaya’ya doğru yola çıktığımızda saat geç olmuştu. Eski köy evlerinin, tütün tarlalarının arasından geçen kestirme yollardan gittik. Doğa her zamanki gibi büyüleyici. Madura adası düşündüğümden daha da büyükmüş. Beş saatten fazladır motosikletle ilerlememize rağmen henüz adanın diğer ucuna ulaşamamıştık. İftar saati geldiğinde yol üstündeki bir warungda (basit restoran) bir şeyler yedik. Surabaya’ya en az 2 saatlik yolumuz. Hava karardığından adada kalmaya karar verdik. Johnny ve annesi yıllar yıllar önce, 1921 model Harley-Davidson motoruyla 5 yıldan fazla Endonezya’yı gezmişler. Çoğunlukla da polis karakolları ve köy şeflerinin evlerinde kalmışlar. Biz de ilk olarak polis karakolu aradık. Yol üstündeki polis karakollarının birine girip tanıştık, derdimizi anlattık ve kalabileceğimizi söylediler. Kilitli odasında beton zemin üzerindeki yerde çok ince halıflex var.

Durumu biraz tartıştıktan sonra köy şefinin evine gitmeye karar verdik. Sorup soruşturup, köyün içlerine doğru ilerleyip şefin evini bulduk. Biz gittiğimizde evin önündeki terasta çaylarının içiyorlardı. Selamlaşma faslından sonra kimliklerimizi verdik. Farid pasaport fotokopisini, ben de Türkiye ehliyetimi verdim. Şef uzun uzun evraklarımıza göz gezdirip arada ne iş yaptıklarımızı, ülke ve gezi ile ilgili bilgileri sordu, Johnny de söylediklerimizi köylülerin diline çevirdi. Burada Endonezya ve Java dilinden tamamen faklı olarak Maduran dili konuşuluyor.

Şef kalmamızı onayladıktan sonra bize ikramlar yapılmaya başlandı. Önce küçük plastik bardakta sular, kasava ve muz cipsleri, karpuz ve meyveler geldi, çaylar içildi. İnşaat şirketi bulunan şef oldukça ciddi ve patron görünümlü, ama samimiyetini hissedebiliyorsunuz. Sohbetler sonrası, yorgun olduğumuzdan bize ayrılan odaya geçtik. Uygun yatakları olmadığından bize sadece yastık verdiler. Köyün havası serindi. Ben üzerime bir şeyler daha giyinip, saronguma sarılıp uyudum kilimin üzerinde. Farid ve ben gece derin derin uyurken kaldığımız şefin evine birkaç polis gelip kimlik bilgilerimizi almış. Farid’in pasaport pulu üzerindeki son geçerlilik tarihini yanlış anlayıp onu alıp karakola götürmek istemişler. Vizeyi Hollanda’dan aldığından Endonezya’ya giriş için verilen son tarihi yanlış anladılar. O tarihten öncesinde ülkeye giriş yapılmak zorunda ve 2 aylık vizesi var.

Şef ve Johnny polisleri ikna edip göndermişler. Doğrusu ben arada uyanıp bazı muhabbetleri duymuştum ancak tekrar uykuya dalmıştım. Kısa bir süre sonra bu defa yaklaşık ondan fazla polis köy evine gelmiş. Bu defaki geliş amaçları ise benmişim. Pasaportum veya fotokopisi yanımda olmadığından beni alıp karakola götüreceklermiş. Banyuwangi şehrinde, Johnny’nin evindeki sırt çantamda bulunan pasaportum gelinceye kadar da beni bırakmaya niyetleri olmayacakmış. Bu en az bu şartlarda 2 gün demek. Johnny polise sorun çıkartmamalarını, kendisinin yarın motosiklete atlayıp gidip pasaportumu getireceğini söylemiş. Onlar ise ikna olmayıp beni karakola götürmekte diretmişler.

Köyün şefi ise tartışmalara son noktayı koymuş. Bunlar benim misafirlerim ve ben bunlara güveniyorum demiş, yollar sizlerden ama köy benden sorulur diyip polisleri ikna etmiş. Köy şefleri zengin ve güçlü kişiler. Bizdeki muhtarlık gibi olmasının yanında bazı yasal işleri de onlar yürütüyor. Sonunda polisler köyden ayrılmışlar ama yarın sabah ifade vermem için karakola gidecekmişim. Tüm bunlar olup biterken biz o gecenin serinliğinde, kilimlerin üzerinde güzel güzel uyuyorduk.

Sabah uyandığımızda bize pirinç pilavı ve yanında bir şeyler olan kahvaltımızı getirildi. Johnny bize olanları anlatırken sivil bir polis geldi. Polisle muhabbet edip, fotoğraflar çektirip ortamı biraz daha yumuşatmaya ve tabi kendimizi daha sevimli göstermeye çalıştık. Kahvaltı sonrasında şefe ikram ve misafirperverliği için teşekkür edip karakola gittik.

Karakolda oturup sorulan sorulara cevap verirken, Johnny gerekli çeviriyi yapıyordu. Hani öyle resmi bir defter veya bilgisayara kayıt yapılmıyordu. Polis şefi eline aldığı boş kağıda kimlik bilgilerimi, söylediğim pasaport numaramı, ülke ve adres bilgilerimi yazdı. Günlerden Cumartesi olduğundan imigration ofisi arayıp ifademi doğrulama fırsatı yoktu. Ben çekmiş olduğum pasaportumun cep telefonumda bulunan fotoğrafını gösterdim. Elindeki dijital kamerayla cep telefonumdaki bu pasaport fotoğrafımın fotoğrafını ve benim fotoğraflarımı çekti. Halbuki Banyuwangi’de kaldığımız eve bir polis gönderip çantamdaki pasaport ve vizem kontrol edilse sorun çözülecekti ama laf anlatmak ve anlaşılmak zor. Neyse ki ifadeler sonrası bizi sorunsuz serbest bıraktılar. Böylece kıl payı karakolda birkaç gece geçirme fırsatını kaçırmış oldum. Benim için doğrusu hiç sorun değil, belki macera olurdu. Ancak seyahat arkadaşlarım ve gezi planımızın gidişatı açısından sorun olacaktı. Polislerle güzel güzel el sıkışıp, güler yüzle gönderildik.

Bir saat sonra Madura Adası ve Endonezya’nın ikinci büyük şehri Surabaya arasındaki 5 km uzunluğundaki köprüden geçiyorduk. Surabaya’da hayvanat bahçesinin karşısındaki warunglarda bir şeyler yedikten sonra ilk olarak hayvanat bahçesini gezdik. Endonezya’da yaşayan çok sayıdaki vahşi hayatı barındıran hayvanat bahçesinin durumu pek de iyi değil. Çok sayıda hayvan, kuş, memeli ve balık türü var ancak eski, kirli, yıkık dökük ve pis. Çer çöp yollarda. Anons ve gürültünün olduğu bir yere vardığımızda anfi tiyatro olduğunu ve burada papağan, ayı, şempanzeler ve pelikanlarla gösteri yapıldığını gördük. Sanırım diğer birçok ülkede bu legal değil artık.

Şehrin dışında Turizm Otelcilik Kurumuna ait eğitim oteli bulunca oraya yerleştik. Eşyalarımızı bırakıp, biraz dinlendikten sonra tekrar şehre indik. Sokaklar kalabalık, her tarafta motosikletler var. Bir yandan camilerden yayılan sesler bir yandan yolların gürültüsü. Yol kenarında iseniz birbirinizi anlamanız gürültüden dolayı oldukça güç. Birkaç büyük alışveriş merkezini gezdik, sokaklarda dolaşıp sonrasında bir park alanına gidip halkın arasına karıştık. Çoluk, çocuk, yaşlı, genç ve tabi ki yüzlerce satıcının olduğu alanda vaktimizi geçirip sonrasında ise otelimize geri döndük.

Day 374, ID:31 Surabaya, Java. 14 Ağustos 2011, Pazar

11 YORUMLAR

  1. Merhaba,
    Endonezya ile ilgili araştırma yaparken yazılarınızla karşılaştım. Büyük bir keyifle epeyce bir kısmını okudum. Benim de Endonezya’ya yerleşmek gibi bir hayalim var. En azindan bir kaç aylığına gezmek istiyorum. Size sormak istedigim bahsettiginiz 1 hektarlık arazinin fiyatı ne kadardı? Yolunuz açık olsun.
    Tesekkurler.

  2. Güzel bir macera ve bunu yazıya döküp bizlerle paylaşmam ayrı bir güzellik. Karakolda uyumak da Türklere göre değil değil mi!?

  3. şuana kadar bu blogda okuduğum en maceralı yazıydı.. yani bu kadar maceradan sonra bir de karakola düşmek hiç iyi olmazdı. köyün şefinin baya faydası olmuş gördüğüm kadarıyla.nüfuzlu olmak demek ki dünyanın her yerinde işe yarıyor.

    umarım bundan sonra da fazla sorun çıkmadan devam eder yolculuk.

DÜŞÜNCELERİNİZİ BİZİMLE PAYLAŞIN, YORUM YAZIN!