Kazdağı veya Kazdağları, Anadolu coğrafyasının en nadide doğal güzelliklerinden biri. Kazdağları’na ilk adımınızı attığınızda, buranın sadece bir dağ silsilesi olmadığını hemen hissediyorsunuz. Çanakkale’den Balıkesir’e uzanan yeşil dalgalı yamaçlar, çam ve çiçek kokusuyla ciğerlerinize dolarken, ilk adımda şehir karmaşasının yükünü geride bırakıyorsunuz. Antik dönemlerden bu yana pek çok efsaneye konu olan ve İda Dağı olarak da bilinen Kazdağları, Tanrıların armağanı olarak tasvir edilen tam bir doğa harikası.
Kazdağları’nın her köşesi keşfe açık: Sarıkız Tepesi’nin yokuşlarını tırmanırken, yolda karşılaşacağınız şelaleler ve kuş cıvıltıları size hem huzur veriyor. Kazdağları, Anadolu’nun en bakir ve nefes açıcı doğal güzelliklerinden biri. Dünyanın oksijeni en bol bölgelerinden biri olarak adı geçen, çam ve çiçek kokuyor. Her gittiğimde çok keyif aldığım ve huzur bulduğum bir coğrafya. Köy yolları, taş duvarlı evler ve zeytin ağaçlarıyla çevrili yamaçlar, yürüdükçe keşfedilecek bir harita gibi açılıyor karşınıza. Burada her adım, şehrin gürültüsünden uzak, doğayla baş başa bir deneyim sunuyor.
Kazdağları’nda yürürken ilk dikkatimi çeken şey, kaynak sularının soğukluğu oldu. Ayaklarımı serin suya değdirdiğim an, yazın Ege’sindeki yakıcı sıcağı bir anlığına unutuyorsunuz. Patikalar boyunca ilerlerken kuş cıvıltıları ve ara sıra yaprakların hışırtısı eşlik ediyor; yürüyüş sadece fiziksel değil, bütün duyularla bir deneyim hâline geliyor.
Zeytin bahçeleri ve kızılçamlar arasından, daha yükseklerde meşe ve karaçam ormanlarının içine doğru yükseliyorsunuz. Geceleri, yazın ortasında bile serinlik yüzünüze çarpıyor; ilk adımda hissettiğiniz bu fark, buradaki zamanın şehirden ne kadar farklı aktığını gösteriyor.
Kalabalık tatil beldelerinden uzakta olmak, Kazdağları’nda bambaşka bir hal alıyor. Patikaların sessizliği ve derelerin çağlayışı, kafamı şehirden tamamen uzaklaştırıyor. Ara ara görünen taş köyler ve odun dumanı, yürüyüş sırasında bana hem geçmişten hem de buradaki yaşamın devamlılığından izler veriyor.
Akşamın serinliğiyle birlikte tepelerdeki ormanın sessizliği, gözüme ve kulağıma doğanın ritmini veriyor. Burada her adım, sadece manzara görmek değil, doğanın temposuna ayak uydurmakla ilgili; her yudum hava, her patika virajı ayrı bir hafıza bırakıyor.
Kaz Dağları Gezi Rehberi 🌿
Kaz Dağları, Ülkemizin en zengin doğal alanlarından biri. Büyük bölümü güneyde Edremit Körfezi, doğuda Zeytinli Çayı, kuzeyde Karamenderes Çayı ve batıda Mıhlı Çayı arasında kalan ve 21 bin 452 hektarlık bir alanı kaplayan bölge Kazdağı Milli Parkı, olarak koruma altında. Bu güzel coğrafya, yerüstü ve yeraltı su rezervleriyle, sıcak ve soğuk su kaynaklarıyla, Biga Yarımadası için tam bir hayat kaynağı. Doğal bitki örtüsü ormanları, sadece bu yöreye münhasır bitki türleri ile sadece ülkemizin değil dünyanın da en önemli ekosistemlerinden birisi.
Jeolojik konumu ve buna bağlı olarak oluşmuş ilginç bitki örtüsü, iklim ve toprak yapısı nedeniyle 1994’ten bu yana milli park olarak koruma altına alınmış. Dünyada sadece Kazdağları’nda yetişen 21 farklı bitki türü var. Troya çamı olarak da bilinen Kazdağı köknarı bunlardan biri. Meşhur Truva Atı, oruma altındaki ağacın kerestesinden yapılmış.

Biga Yarımadasının en yüksek dağı Kaz Dağlarının en önemli merkezleri Küçükkuyu ile Alp Dağlarından sonra dünyanın en temiz ikinci yüksek oksijen oranıyla en temiz ikinci havasına sahip olan Altınoluk. Kaz Dağlarının bu bölge devamlı olarak yüksek oranda oksijen üretiyor. Havası tertemiz, miss gibi. 25 km uzunluğundaki milli parkın içerisinde 9 adet büyük dere çağlıyor.
Tarih boyunca konumuyla tarihin akışını değiştiren pek çok olaya ev sahipliği yapan Kaz Dağları, onlarca söylence ve efsanede de kendine yer bulmuş.
İzmirli Şair Homeros İlyada Destanı adlı eserinde Kazdağlarından ‘Bol pınarlı vahşi hayvanların anası’ olarak söz etmiş. Afrodit, Hera ve Athena’nın katıldıkları, Truva Savaşı’na yol açan o meşhur güzellik yarışması da Kazdağlarında yapılmış. Zeus burada doğmuş ve karısı Hera ile bu dağda evlenmiş. Tanrılar Truva Savaşını buradan izlemiş
Troya Savaşı’nın baş aktörlerinden Paris bu dağlarda çobanlık yapmış. Nuh’un gemisinin İda’da olduğunu söyleyenler dahi var. Sarıkız efsanesi ise bugün hala dilden dile dolaşıyor.
Zeus, düzenlediği bir toplantıya tanrıça Eris’i çağırmaz. Bunun üzerine Eris, toplantıya altın bir elma gönderir ve bunun ‘en güzel tanrıçaya’ verilmesini ister. Athena, Hera ve Afrodit altın elmanın kime verilmesi gerektiği konusunda anlaşmazlığa düşünce Zeus, tanrıçaları Paris’e gönderir ve en güzel tanrıçayı Paris’in seçmesini ister. Afrodit, Paris’e kendisine eş olacak en güzel kadını (Helen) bulacağını vadeder ve Helen’i Paris’e aşık eder. Paris, altın elmayı Afrodit’e verir. Paris, Sparta’yı ziyaretinde Helen’e âşık olur ve iki âşık birlikte Truva’ya dönerler. Helen evlidir ve bu durum bir savaşı başlatmış olur.
KAZDAĞLARI NEREDE
📍 Kazdağları, coğrafyasının tam olarak nereyi ifade ettiği ve Kaz Dağları’nın nereye bağlı olduğu konusunda genelde çoğu kişi karmaşa yaşıyor. Kazdağları Balıkesir’in Edremit ilçesinin kuzeyindeki dağ sırasına verilen isim. Dağlar genel olarak Kazdağları olarak anılsa da Babadağ, Gürgen Dağı, Zeybek Dağı ve Şapdağı bu dağ sırasını oluşturuyor.
KAZDAĞLARINDA NEREDE KALINIR
🏡 Kaz Dağı çevresindeki konaklama tesislerinin büyük bölümü kıyılara yığılmış durumda. Oysa ben, her zaman köy içlerinde saklanmış butik otelleri tercih ederim. Son kaldığım yer, Adatepe Köyü’ndeki Orion Adatepe, tam da bu yüzden gönlümü kazandı. Klasik otel anlayışından uzak; misafirine “evinde kalıyormuş” hissi veren bir yer burası.
Rigel (4–6 kişilik), Alnilam (2–4 kişilik) ve Meissa, Mintaka, Betelgeuse, Bellatrix, Saiph, Alnitak gibi iki kişilik farklı konseptlerde odalar sunuyor. Tüm yapılar, geleneksel taş mimariye sadık kalınarak, aslına uygun şekilde restore edilmiş. Detaylara girmeyeyim; en iyisi Orion Adatepe web sitesine bir göz atın. Instagram hesaplarında da mekânın ruhunu çok iyi yansıtan bolca görsel var.
Edremit Çamlıbel Köyünde yer alan Albatross Dağ Evleri (0266 387 3834), ahşap bungalowlarıyla oldukça konforlu ve uygun fiyatlı.
Altınoluk’ta kalmak isterseniz Aeneas Hotel, Edremit’te Kazdağları Sağlıklı Yaşam Köyü, Küçükkuyu’da Hunnap Han, Ramada Resort Kazdağlari Thermal & Spa (★★★★★) ve Manastır Han Butik Otel, Akçay’da L’opera Deluxe Hotel ve Room 23 Hotel beğeneceğinizi düşündüğüm oteller.
Yörenin en iyi butik otellerinden bazıları Yeşilyurt Köyünde; Manici Kasrı, Çetmihan Hotel, Nadas Kazdağları ve Ida Tas Konak şahanedir! Her şey dahil otel aıyorsanız Altınoluk’taki Rawda Resort Hotel tam size göre.
KAZDAĞLARINA NASIL GİDİLİR
Kazdağları çok geniş bir alana yayılıyor. Kuzey Ege sahillerindeki Troia, Assos, Akçay, Burhaniye, Ören, Gömeç ve Ayvalık gibi tarihi ve kültürel zenginliklerle sahip turistik yörelerle komşuluk yapıyor. Türk Hava Yolları, AnadoluJet ve Pegasus Havayolları ile İstanbul Havalimanı ve Sabiha Gökçen Havalimanından yaz döneminde Balıkesir Edremit Koca Seyit Havalimanına 55 dakika süren aktarmasız uçuşları var.
Edremit Havalimanı’ndan 48 km uzaklıktaki Kazdağları’na, araç kiralayarak veya özel transferle, yaklaşık 1 saatlik veya daha kısa süren bir yolculukla ulaşılıyor. Kaz Dağları, oldukça geniş bir alanda, Balıkesir ve Çanakkale il sınırlarının kesiştiği bir noktada yer aldığından otobüsle ulaşım için hangi beldeye ya da ilçeye gideceğinize göre otobüs firması ve yolculuk detayları değişkenlik gösteriyor.
Yaz aylarında birçok tatilcinin akın ettiği bölgeye bu dönemde İzmir, Ankara, İstanbul ve Bursa gibi şehirlerden direkt otobüs seferleri düzenleniyor. İstanbul ve kuzeyden düzenlenen otobüs seferleri Çanakkale il merkezinden başlayıp Ayvacık, Altınoluk, Akçay, Edremit, Gömeç gibi yerlerden geçip İzmir yönünde ilerliyor.
İstanbul’dan 507 km uzaklıkta yer alan Kaz Dağları’na, feribot ile Bandırma, Mudanya veya Yalova’ya takip ederek iki saat süren seyahatle karayoluyla ulaşılabilir. Bir diğer alternatif de Çanakkale tarafından Tekirdağ, Eceabat, Çanakkale, Ezine, Ayvacık, Küçükkuyu ve Edremit rotasını izleyerek gitmek.
Kazdağları Gezilecek Yerler 📌
Kazdağları’nı keşfetmeye geldiğinizde, tek bir günle yetinmek neredeyse imkânsız; park sınırları, şelaleler, dereler, vadiler ve köyler arasında zaman hızlıca akıp gidiyor. Eğer mümkünse en az üç ila dört gün ayırmak, hem doğayı yavaş yavaş solumanıza hem de köyleri ve patikaları keşfetmenize imkan tanıyor. Sabahın erken saatlerinde patikaya çıkmak, hem serinliği hissetmek hem de şelalelerin ve dere kenarlarının daha sakin hâlini yaşamak için ideal.
Yürüyüşler sırasında gözünüzü sadece manzaraya değil, patikadaki taşlara, ağaç kabuklarına ve suyun akışına da kaydırmak, deneyimi derinleştiriyor. Pınarbaşı’nda ellerinizi buz gibi suya değdirmek, Sutüven Şelalesi’nde suyun dökülüşünü izlemek veya Hasan Boğuldu civarındaki patikalarda yürümek, Kazdağları’nın farklı yönlerini hissettiriyor.
Araç kullanmanız gerekse de, araçtan indikten sonra çoğu alanı yürüyerek keşfetmek gerekiyor; her patika ve köy köşesi ayrı bir sürpriz saklıyor. Yanınıza rahat ayakkabılar ve su alın; bazı patikalar kaygan veya dik olabilir, ama her adımda doğa ve kültürle kurduğunuz bağ buna değer.
1. Kazdağı Milli Parkı – Dünyanın Oksijen Fabrikası


Güneyde Edremit Körfezi’nden başlayıp, doğuda Zeytinli Çayı, kuzeyde Karamenderes ve batıda Mıhlı Çayı ile çevrelenen bu devasa alan, 1994 yılından beri milli park statüsünde. Burayı sadece bir orman olarak görmeyin; jeolojik konumu, endemik bitki örtüsü ve kendine has toprak yapısı sayesinde bölge, durmaksızın yüksek oranda oksijen üretiyor. İçeri adım attığınız an ciğerlerinize dolan o tertemiz, tabiri caizse “mis gibi” hava, dünyanın başka çok az noktasında bulabileceğiniz bir saflığa sahip.
Anadolu’nun akciğerleri sayılan, mitolojinin ve oksijenin ana vatanı olan o devasa bir ekosistem.Şunu en başta netleştirelim; gezginler arasında sıkça karıştırılan “Kazdağları” genel coğrafi terimi ile “Milli Park” statüsündeki bu bölge aslında birbirinden farklı. Milli Park, 21.452 hektarlık sınırları çizilmiş, koruma altında olan çok özel bir alanı temsil ediyor.
Milli parkın kalbinde, Kaz Dağları’nın en yüksek üç zirvesi nöbet tutuyor: Sarıkız, Baba Tepe ve Karataş Tepesi (Gargaros). Ancak bu zirvelere ulaşmak, diğer doğa yürüyüşlerine benzemez. Bu bölgenin hassas ekosistemini korumak ve güvenliği sağlamak adına milli parka rehbersiz girmek kesinlikle yasak. Bu kural, zirvelerin o mistik ve vahşi dokusunu keşfetmek isteyen her gezginin uyması gereken en temel disiplin.
Kendi seyahatlerimde bu sınırdan içeri girdiğimde hissettiğim ilk şey, doğanın insan müdahalesinden ne kadar uzak ve vakur olduğu. Sadece bir ağaç topluluğu değil, binlerce canlının ve kadim efsanelerin sığınağı burası. Eğer siz de benim gibi o yüksek rakımların ferahlığını ve gökyüzüne en yakın noktada durmanın verdiği o sonsuzluk hissini seviyorsanız, profesyonel bir rehber eşliğinde bu yeşil labirenti mutlaka deneyimlemelisiniz.
2. Sütüven Şelalesi – Kaz Dağları’nın Coşkulu Sesi

Sütüven Şelalesi, Sarıkız Yaylası’nın zirvelerinden süzülüp gelen ve Kızılkeçeli Çayı üzerinde form kazanan, Kaz Dağları ormanlarının kalbinde saklı bir doğa harikası. Hemen yakınındaki efsanevi Hasan Boğuldu Göleti ile birlikte, burası sadece bir görsel şölen değil, tam anlamıyla bir “arınma” noktası. Patikayı takip edip ağaçların arasından sıyrıldığınızda, önünüze aniden açılan o uçsuz bucaksız vadi manzarası, insanın zihnindeki tüm karmaşayı bir anlığına dindiriyor.
Şelale, ismini suların kayalardan sekerken oluşturduğu o beyaz köpüklerden ve sıçrama hareketinden alıyor. Yemyeşil bir bitki örtüsünün arasından gürül gürül akan bu pınar; küçük göletleri ve etrafını saran asırlık ağaçlarıyla, modern dünyadan tamamen kopup doğayla bütünleşmek isteyenler için biçilmiş kaftan. Ancak uyarımı yapayım: Burası sadece izlemek için değil, doğaya meydan okumak isteyenler için de bir sınav alanı.
Kendi deneyimimden yola çıkarak söylüyorum; o kristal berraklığındaki göletlere girmemek büyük bir kayıp olur ama suyun soğukluğu karşısında hazırlıklı olun. Suya ilk girdiğimde hissettiğim o “şok” etkisi, Kaz Dağları’nın kar sularının ne kadar diri olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Vücudunuz kısa sürede alışsa da uzun süre yüzmek gerçekten sağlam bir kondisyon ve dayanıklılık gerektiriyor.
Ulaşımı oldukça basit ama bir o kadar keyifli. Akçay – Altınoluk karayolu üzerinde ilerlerken, bölgenin en samimi duraklarından biri olan Zeytinli beldesine sapmanız yeterli. Buradan sonra tabelalar sizi o yeşil tünelin içine, yani şelaleye doğru güvenle götürecek.
Sütüven Şelalesi sadece bir suyun döküldüğü yer değil; adının hakkını veren, kayalara çarptıkça adeta gökyüzüne doğru sıçrayan o “tüvleyen” (sıçrayan) suların yarattığı doğal bir orkestra alanı.
3. Hasanboğuldu – Bir Töreden Arda Kalan Hüzünlü Hikâye

Hasanboğuldu’ya giden yol, Sütüven piknik alanından sonra derenin karşısına geçip o meşhur patikayı takip etmekle başlıyor. Patikaya adım attığınız an, modern dünyanın tüm gürültüsü yerini buram buram çam ve çiçek kokularına bırakıyor. Nemli toprağın ve kurumuş yaprakların o kendine has kokusu ayaklarınızın altından yükselirken, sol tarafınızda Romalılardan miras kaldığı söylenen antik su kemerlerinin vakur sütunları size eşlik ediyor. Bu kısa yürüyüş, aslında tarihin ve doğanın içinde bir arınma seansı gibi.
Burayı sadece bir şelale olmaktan çıkarıp bir “kültür hafızası” haline getiren şey, o dilden dile dolaşan efsane. Yörük kızı Emine’ye kavuşmak için töre gereği sırtında 40 okkalık tuz çuvalıyla dağları aşmaya çalışan Hasan’ın hüzünlü hikâyesi, sadece filmlere değil, Türk edebiyatının devi Sabahattin Ali’nin öykülerine de ilham oldu. Göletin yanındaki o asırlık çınara bakarken, Hasan’ın Emine’sine kavuşamadan bu sularda yitip giden nefesini hayal etmemek imkansız.
Hasanboğuldu, özellikle hafta sonları inanılmaz bir kalabalığa ev sahipliği yapıyor. Eğer siz de benim gibi doğayı dinlemek, o buz gibi suların tadını yüzerek çıkarmak ve kuş sesleri eşliğinde meditasyon yapmak istiyorsanız, rotanızı mutlaka hafta içine kırmalısınız. Suyun o cam gibi berraklığı ve etrafınızı saran devasa kayalar, hafta içi gittiğinizde size ait özel bir cennet hissi veriyor.
Hasanboğuldu sadece bir gölet değil; imkansız bir aşkın, törelerin ve doğanın vahşi güzelliğinin tam ortasında duran efsanevi bir durak. Kendi yürüyüşlerimde ne zaman o patikaya girsem, suyun sesine sanki Sabahattin Ali’nin o hüzünlü mısraları karışıyormuş gibi hissediyorum.
4. Pınarbaşı – Kaz Dağları’nın Buz Gibi Damarı

Milli Park sınırları içerisinde yer alan Pınarbaşı, geçmişten günümüze bölgenin en popüler iki günübirlik rekreasyon alanından biri olma özelliğini koruyor. Güre Köyü sınırlarında, Akçay’a sadece 6 kilometre mesafede yer alan bu bölge, ulaşım kolaylığı sayesinde günümüzde en çok rağbet gören mesire alanlarının başında geliyor. Burayı özel kılan asıl mucize ise, Kaz Dağları’nın o meşhur kar sularının bir kısmının tepenin altından büyük bir kuvvetle fışkırarak bir kaynak oluşturması ve gürül gürül akan bir dereye dönüşmesi.
Yamaçtan akan bol ve tabiri caizse “diş donduran” buz gibi su, özellikle Ege’nin kavurucu yaz aylarında serinlemek için paha biçilemez bir köşe sunuyor. Öyle ki, yılın sadece 2,5 aylık yaz sezonunda yaklaşık 80-100 bin ziyaretçiyi ağırlıyor. Eğer siz de benim gibi suyun o doğal serinliğini teninizde hissetmeyi seviyorsanız, suyun kaynağına yaklaştıkça havanın nasıl bir anda değiştiğine şaşıracaksınız.
Şunu net bir şekilde belirtmemde fayda var; Pınarbaşı daha çok günübirlik piknikçilerin ve mangal keyfi yapanların favori mekanı. Sessiz bir meditasyon alanı aramaktan ziyade, cıvıl cıvıl bir kalabalığın içinde, su sesine karışan neşeli sohbetlerin ortasında bulacaksınız kendinizi. Eğer daha sakin bir an yakalamak isterseniz, sabahın çok erken saatlerini tercih etmenizi veya hafta içi kaçamakları yapmanızı öneririm.
Pınarbaşı sadece bir su kaynağı değil, Akçay’ın sıcağından kaçanlar için doğanın sunduğu en hızlı ve keskin “soğuk duş” etkisi. Kendi seyahatlerimde ne zaman yolum buraya düşse, kayaların arasından fışkıran o suyun sesini duymak bile içimi ferahlatmaya yetiyor.
5. Sarıkız Tepesi – Efsanelerin Ve Türkmenlerin Kutsal Mirası

Kaz Dağları’nın kalbi olan Kazdağı Milli Parkı, üç dev zirveye ev sahipliği yapıyor: Sarı Kız, Baba Tepe ve Karataş Tepesi (Gargaros). Ancak şunu hemen not düşmeliyim; doğanın bu en bakir ve korunmuş noktasına elinizi kolunuzu sallayarak giremiyorsunuz. Milli park sınırları içerisinde yer aldığı için rehbersiz girmek kesinlikle yasak. Bu kural, zirvenin o mistik ve vahşi dokusunu koruyan en önemli engel aslında. 1574 metre (bazı noktalarda 1726 metreye varan görüş açısıyla) yüksekliğindeki bu tepe, Kaz Dağları’nın en yüksek ve en etkileyici noktası.
Sarıkız Tepesi, benim için sadece coğrafi bir zirve değil, dilden dile dolaşan o hüzünlü ve asil Sarıkız efsanesinin ete kemiğe bürünmüş hali. Yüzyıllar boyunca Tahtacı Türkmenleri için bir yaşam yeri ve bugün hala tüm Türkmen camiası için kutsal bir ziyaret merkezi olma özelliğini taşıyor. Zirveye çıktığınızda karşılaştığınız o taş yığınları ve adak alanları, buranın yaşayan bir inanç merkezi olduğunun en somut kanıtı. İnsanın burada hissettiği o ruhani ağırlık, manzaranın güzelliğiyle birleşince ortaya unutulmaz bir deneyim çıkıyor.
Buraya ulaştığınızda sizi bekleyen manzara, kelimenin tam anlamıyla baş döndürücü. Yaklaşık 1726 metrelik bir perspektiften Edremit Körfezi’ne baktığınızda; Ayvalık adaları ve Midilli sanki bir maket şehir gibi ayaklarınızın altına seriliyor. Oksijenin keskinliği, rüzgarın hırçın ama tertemiz dokunuşu ve o sonsuz mavilik… Kendi seyahatlerimde bu zirvede durup körfezi izlediğimde, neden eski halkların burayı tanrıların evi olarak gördüğünü çok daha iyi anlıyorum.
Sarıkız Tepesi. Burası sadece bir zirve değil; Kaz Dağları’nın göğe en yakın, hikâyelerin ise en gerçek olduğu kutsal bir teras. Ayaklarımın altındaki o uçsuz bucaksız boşluğa bakarken, rüzgarın binlerce yıllık bir Türkmen fısıltısını kulağıma taşıdığını bizzat hissediyorum.
6. Çamlıbel Köyü

Çamlıbel Köyü, sadece turistik bir köy olmanın çok ötesinde, derin bir vatan sevgisinin de kalesi. Kurtuluş Savaşı sırasında halkının büyük bir kısmının Kuvayi Milliye saflarına katılıp Ayvalık cephesinde işgale direnmiş olması, köyün o vakur duruşunu daha da anlamlı kılıyor. Sokaklarında yürürken, ara sıra karşılaştığım ve bana içtenlikle el sallayarak geçen köylülerin o sıcak selamı, buradaki yaşamın o hiç bozulmamış, samimi ritmini doğrudan kalbimde hissettiriyor.
Yol üstünde mutlaka ama mutlaka uğradığım bir yer var: Köyün Delisi. Adına bakıp aldanmayın, içeride el emeği göz nuru, başka hiçbir yerde bulamayacağınız kadar benzersiz hediyelik eşyalar sizi bekliyor; sevdiklerim için en özel parçaları hep buradan topluyorum. Ayrıca bu köy, Türk sinemasının efsanesi Tuncel Kurtiz’in ebedi istirahatgahına da ev sahipliği yapıyor. Onun mezarını ziyaret edip okyanus gibi derin sesini zihnimde yankılandırmak, Çamlıbel ritüellerimin en başında geliyor.
Kaz Dağları’ndaki hemen her gezimde konaklamak için tek geçtiğim bir yer var: Albatross Dağ Evleri (İletişim: 0266 387 38 34). Ahşap bungalovlardan oluşan bu şirin otelde uyanmak, güne doğrudan toprak kokusuyla başlamak demek. Otelin hemen arkasında Kaz Dağları Milli Parkı’nın o devasa yeşilliği başlıyor; yani aslında tam sınırda, doğanın kucağında uyuyorsunuz. Eğer siz de benim gibi sabah kuş sesleriyle uyanıp, vadiye süzülen sisi izlemekten keyif alıyorsanız, burası tam sizin yeriniz.
Çamlıbel Köyü. Benim için burası sadece bir seyahat noktası değil; her gittiğimde ruhumu temize çektiğim, Kaz Dağları’nın en zarif butik mekanlarını ve o meşhur Ege manzarasını cömertçe sunan gerçek bir sığınak.
7. Kızılkeçili Köyü – Asırlık Çınar Ve Modern Sığınak

Kızılkeçili Köyü, köyle aynı ismi taşıyan ve Kaz Dağları’nın bereketini taşıyan Kızılkeçili Çayı‘nın hemen kenarında konumlanıyor. Son yıllarda iş dünyasından, sanat camiasından ve akademik çevrelerden insanların buraya yerleşmesiyle, köyün çehresi sessiz sedasız değişmeye başlamış. Yeni yapılan estetik taş villalar, köyün geleneksel yapısıyla ilginç bir kontrast oluştururken, bölgeyi bir “hayata dönüş” noktasına çevirmiş durumda.
Köyün en büyük simgesi, zamanın ağırlığını dallarında taşıyan 850 yıllık görkemli çınar ağacı. Genellikle ziyaretçilerin piknik ve mola alanı olarak tercih ettiği bu nokta, köyün asıl ruhunu hissetmek için en doğru adres. Akçay yol ayrımından sadece 2,7 kilometrelik konforlu bir asfalt yolla ulaşılabilen köy, alternatif yollar arayan macera severler için de sürprizler barındırıyor. Örneğin; Güre Beldesi üzerinden “Haçlı Yolu” olarak bilinen tarihi güzergahı kullanarak veya Sütüven’e uzanan 3 kilometrelik stabilize yolu tercih ederek köyün vahşi doğasıyla daha yakından tanışabilirsiniz.
Kızılkeçili, büyük otellerin veya yüksek sesli eğlencelerin değil; su sesinin, kuş cıvıltısının ve kaliteli bir yalnızlığın köyü. Şahane manzarasının yanı sıra, köyün stratejik konumu onu Kaz Dağları keşifleri için ideal bir baz istasyonu haline getiriyor. Eğer kalabalıklardan uzaklaşıp gerçek bir Ege-Türkmen köyünün modern dokunuşlarla nasıl harmanlandığını görmek isterseniz, Kızılkeçili’yi Kazdağları gezilecek yerler listenize ekleyin.
8. Mıhlı Şelalesi – Kaz Dağları’nın Saklı Su Yolu

Mıhlı Şelalesi, Akçay’a 25 kilometre mesafede, Altınoluk-Çanakkale karayolunun kalbinde yer alıyor. Mıhlı, dışarıdaki dünyanın gürültüsünden tamamen izole bir orman alanı. Selton tesislerinin yanından ayrılan stabilize yolu takip edip sonuna ulaştığınızda, kendinizi çam, zeytin, defne, incir ve ayva ağaçlarının kuşattığı bir ekosistemin içinde buluyorsunuz. Özellikle bahar aylarında, eriyen kar sularıyla coşan şelalenin sesi, bölgenin en saf melodisine dönüşüyor.
Tesislerin yanındaki patikayı izleyerek aşağıya, Başdeğirmen mevkisine doğru yürüdüğünüzde zamanın nasıl durduğuna şahitlik edeceksiniz. Zamanın yorgunluğuna yenik düşmüş olsa da eski değirmenin taşları, çarkı ve su yolları hala orada, geçmişin üretim ritmini fısıldıyor. Hemen yanı başında yükselen ve Roma döneminden miras kaldığı söylenen kemerli köprü ise, suya düşen yansımasıyla fotoğraf meraklıları için adeta bir tablo oluşturuyor.
Mıhlı’nın çevresi tam bir aromatik bahçe gibi; kekik kokuları böğürtlen çalılıklarına karışıyor. Şelalenin döküldüğü göletin serin suları, en sıcak yaz günlerinde bile diriltici bir etkiye sahip. Patikalarda yürürken asırlık çınar ağaçlarının gölgesinde soluklanmak, Kaz Dağları’nın o meşhur oksijenini ciğerlerinize çekmek için burası en doğru adreslerden biri.
9. Adatepe Köyü – İda’nın Batı Yamacında Bir Taş İşçiliği Başyapıtı

Adatepe Köyü, çam ve zeytin ağaçlarının arasına birer mücevher gibi serpiştirilmiş evleriyle eski bir Rum köyü ruhunu koruyor. Dar sokakların birbirine geçtiği bu şirin Ege köyü, koruma altına alındıktan sonra eski ihtişamlı günlerine dönmek için başlattığı yolculukta oldukça başarılı bir ivme yakalamış durumda. İda Dağı’nın batı yamaçlarında kurulu olan bu yerleşim, taş işçiliğinin en zarif örnekleriyle süslü mimari dokusuyla bugün bölgenin parlayan yıldızı.
Köyün kalbi, yaşlı iki dev çınarın gölgesindeki o meşhur meydanda atıyor. Meydanın etrafına dizilmiş taş evlerin birçoğu aslına sadık kalınarak restore edilmiş; kimisi sıcak bir yuva, kimisi ise karakterli bir butik otel olarak misafirlerini ağırlıyor. Mübadele döneminde Midilli ve Girit‘ten gelen Türklerin yerleştiği Adatepe, bu kültürel geçişin izlerini hem mutfağında hem de sokaklarındaki o kendine has dokusunda hala taşıyor.
Dünyada oksijen oranı yoğunluğunun en yüksek olduğu noktalardan biri olarak tescillenen Adatepe, sadece nefes almak için bile gidilebilecek bir durak. Zeytincilik ve zeytinyağı üretiminin merkez üslerinden biri olan köyde, tarihi eserler ve mimari miras Çanakkale Müzesi tarafından titizlikle korunuyor.
Burası sadece bir yerleşim yeri değil; Edremit Körfezi’nin kuzey ucunda, bir tepenin ardına gizlenmiş, zamanın yavaşladığı bir hafıza mekanı. Sokaklarda yürürken ciğerlerinize dolan o taze hava ile zeytin ağaçlarının gümüşi parıltısı, size Ege’de olduğunuzu her adımda hissettiriyor. Adatepe Köyü rehberine de göz atın.
10. Zeus Altarı – Gökova’dan Çanakkale’ye Uzanan Bir Mitolojik Gözlemevi

Zeus Altarı, Adatepe köyünün hemen girişinde yer alıyor. Adatepe köyünün hemen girişinden başlayan, hafif eğimli bir patika sizi bu antik sunağa ulaştırıyor. Yaklaşık 700-800 metrelik bu yürüyüş, çam ağaçlarının arasından süzülen güneş ışıkları ve yoğun kozalak kokusu eşliğinde ortalama 20-25 dakika sürüyor. Yolun sonunda sizi bekleyen ise sadece bir sunak değil, Edremit Körfezi’ni, Ayvalık adalarını ve Midilli’yi tek bir kareye sığdıran, Ege’nin en geniş açılı manzaralarından biri.
Eski Yunan dünyasında bu yüksek kaya kütlesi, tanrılarla iletişim kurma noktasıydı. Halk; kuraklıktan kurtulmak, savaşta zafer kazanmak ya da hastalıklardan korunmak için burada Zeus’a kurbanlar sunardı. Mitolojiye göre sadece adakların değil, büyük aşkların da mekanıdır burası; Zeus ile Hera’nın aşkına şahitlik ettiği anlatılır. Bugün sunağın içine oyulmuş sarnıç ve merdivenler, o dönemin ritüellerinden kalan somut izler olarak karşımıza çıkıyor.
Zirveye ulaştığınızda, patika boyunca sizi terleten o durgun hava yerini keskin ve ferahlatıcı bir rüzgara bırakıyor. Burası sadece bir taş kütlesi değil; Homeros’un İlyada’sında “Gargaros Tepesi” olarak geçen, tanrıların savaşı izlediği iddia edilen gerçek bir gözlem noktası. En büyük sürpriz ise manzaranın yarattığı o sonsuzluk hissi. Herhangi bir tesis ya da modern yapı yok, doğanın ve tarihin en saf haliyle baş başasınız.
11. Yeşilyurt Köyü – 700 Yıllık Bir Ortak Yaşam Kültürü 🏛️

Yeşilyurt Köyü, deniz hem dağ turizminin birlikte yaşandığı, taş evleri, patika yolları Arnavut kaldırımı sokakları, geniş köy meydanı, tarihi camii ve zeytin ile çam ağaçlarıyla kaplı bir köy. Burası sadece bir tatil beldesi değil; 700 yıllık bir geçmişin, Rum ve Türk kültürlerinin birbirine sarılan hafızasının ve modern hayatın yorgunluğunu üzerinden atmak isteyen “şehir kaçkınlarının” sığınağı
Eski adıyla Büyük Çetmi olan Yeşilyurt, denizi ve dağ turizmini aynı pencereden sunabilen o nadir coğrafyalardan biri. Köyün Arnavut kaldırımlı sokaklarında yürürken, her köşede karşınıza çıkan Yeşilyurt Köyü taş evleri, estetiği ve zeytin ağaçlarının gümüşi yaprakları size buranın neden bu kadar özel olduğunu anlatıyor. 1993 yılında köyün kaderini değiştiren ilk butik otel Çetmihan‘ın açılmasıyla başlayan dönüşüm, bugün Yeşilyurt’u butik kafeleri, özgün dükkanları ve bakımlı tarihi dokusuyla bölgenin en rafine noktalarından biri haline getirdi.
Köyün her taşında yüzyıllar boyu burada yan yana yaşamış Rum ve Türk ailelerin izlerini bulmak mümkün. Köylülerin nezaketle “İstanbullu” olarak adlandırdığı dışarıdan gelen yerleşimciler, köyün geleneksel dokusuna zarar vermeden buraya yeni bir soluk getirmişler. Geniş köy meydanında oturup tarihi caminin gölgesinde bir yorgunluk kahvesi içerken, Kaz Dağları’nın oksijen deposu olan çam kokuları ile Ege’nin iyotlu havasının nasıl harmanlandığını bizzat şahit olun.
12. Tahtakuşlar Köyü Etnografya Galerisi – Konar-Göçer Türkmen Mirasının İzinde 🏺

Kaz Dağları’nın eteklerine yaslanmış sekiz Türkmen köyünden biri olan Tahtakuşlar Köyü, Türkiye’nin kültürel haritasında oldukça önemli bir “ilk”e ev sahipliği yapıyor. Alibey Kudar’ın 67 yıllık sabırlı emeğiyle şekillenen Tahtakuşlar Etnografya Galerisi, 1992 yılında kapılarını açarak Türkiye’nin bir köyde kurulan ilk özel etnografya müzesi unvanını almış. Eğer yolunuz Edremit-Akçay hattına düşerse, ana yoldan sadece 2 kilometre içeri sapıp bu samimi hafıza merkezine uğramak, bölgenin sadece doğasından değil, ruhundan da bir parça almanızı sağlar.
Galerinin içine adım attığınızda, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan o uzun yolculuğun sessiz tanıklarıyla karşılaşıyorsunuz. Konar-göçer Türk boylarının gündelik yaşamına dair her şey burada: El emeği halılar, binbir emekle dokunmuş geleneksel kıyafetler, çadır yaşamının vazgeçilmez aletleri ve otantik sanat yapıtları… Sergilenen her parça, Türkmen kültürünün özgünlüğünü ve estetik anlayışını bağırmadan, naif bir dille anlatıyor. Müze, bir sergi alanı olmanın ötesinde, geçmişin bugüne devredilen dürüst bir emaneti gibi hissettiriyor.
Galeriyi gezerken karşınıza çıkacak en ilginç parça ise, muhtemelen bir dağ köyünde görmeyi hiç beklemediğiniz dünyada sergilenen en büyük deri sırtlı deniz kaplumbağası. Bu devasa canlı, müzenin kültürel çeşitliliğine beklenmedik bir derinlik katıyor. Müze gezinizi bitirirken, galerinin bünyesinde sunulan ve bölgenin bereketli topraklarından gelen zeytin, zeytinyağı, el yapımı sabun ve mis kokulu kekik gibi doğal ürünlere göz atmayı unutmayın.
13. Şahindere Kanyonu – Kaz Dağları’nın Dev Soluk Borusu

Şahindere Kanyonu, Altınoluk’un hemen üzerinden başlayıp dağın kalbine doğru 26 kilometre boyunca uzanan, adeta devasa bir “oksijen çadırı.” Kanyona yaklaşırken sizi karşılayan ilk şey, doğanın o baş döndürücü kokteyli oluyor: Çam ve kekik kokuları ciğerlerinize dolarken, Ege’den yükselen o iyotlu deniz havası buraya benzersiz bir ferahlık katıyor.
Ancak bu güzellik, beraberinde ciddi bir disiplin de getiriyor. Şahindere, elinizi kolunuzu sallayarak girebileceğiniz bir yer değil; burası ancak Orman İşletme Müdürlüğü’nden izin alınarak ve profesyonel rehberler eşliğinde keşfedilebilen, korunması gereken çok özel bir ekosistem.
Şahindere’de yürümek, sadece manzara izlemek değil, doğanın kendi temposuna uyum sağlamak demek. Patikalar oldukça dar, taşlı ve yer yer dik yamaçlarla kesiliyor. Rehbersiz gelmenin sadece yasak değil, aynı zamanda tehlikeli olduğu bu kayalık alanlarda her adımın bir bedeli var. Fakat bu zorlu parkurun ödülü paha biçilemez; her virajda karşınıza çıkan yeni bir perspektif, her yudum temiz hava zihninizde kalıcı bir hafıza izi bırakıyor.
Kanyonun derinliklerine doğru ilerledikçe, modern dünyanın tüm uğultusu yerini kuş cıvıltılarına ve rüzgarın yapraklarda çıkardığı o huzurlu hışırtıya bırakıyor. Yürüyüş burada sadece fiziksel bir aktivite olmaktan çıkıp, bütün duyularınızla hissettiğiniz bütünsel bir deneyime dönüşüyor. Kendi seyahatlerimde bu kanyonda durup o devasa kireçtaşı duvarlara baktığımda, Kaz Dağları’nın neden antik çağlardan beri kutsal sayıldığını bir kez daha anlıyorum.
14. Antandros Antik Kenti – Edremit Körfezi’ne Bakan Tarihî Gözlemevi

Altınoluk’a sadece 2 kilometre mesafede, bir tepenin yamacına kurulu olan Antandros, ziyaretçilerini nefes kesici bir manzarayla karşılıyor. Denizin sonsuz maviliği ile kıyıdaki zeytinliklerin oluşturduğu o karakteristik kontrast, kentin neden bu kadar önemli bir yerleşim olduğunu fısıldıyor gibi. Ünlü tarihçi Herodot’a göre kuruluşu Persler tarafından M.Ö. 5. yüzyıla dayandırılan bu önemli Troas kenti, ilerleyen dönemlerde Bizans İmparatorluğu’nun en stratejik piskoposluk merkezlerinden biri olmayı başarmış.
Antandros’un kalıntıları arasında yürümek, bir yandan büyüleyici bir tarih hissi verirken diğer yandan sit alanının o ham ve biraz da bakımsız doğası gereği dikkatli adım atmayı gerektiriyor. Taşların yer yer gevşek olması ve yarı göçmüş duvarlar, kentin gerçek yaşını ve doğanın koruma konusundaki zorlayıcı gücünü her adımda hatırlatıyor.
Eğer bu tarihî dokuyu daha derinlemesine incelemek isterseniz, buradan çıkarılan paha biçilemez buluntuların bir kısmının Bursa Arkeoloji Müzesi’nde sergilendiğini bilmenizde fayda var. Antandros tek başına bir durak değil; aslında bölgedeki büyük bir antik zincirin halkası. Eğer vaktiniz varsa ve bu tarihî dokuyu tamamlamak isterseniz, çevredeki üç önemli antik kenti rotanıza ekleyebilirsiniz:
Adramyttion: Edremit’e 6 kilometre uzaklıkta, Troia savaşlarından bile önce kurulmuş bir kadim kent.
Antandros: Dağın güneyinde, Kaletaşı Tepesi üzerinde körfeze hakim konumdaki durağımız.
Assos (Behramkale): Bugün Çanakkale sınırları içinde kalan, felsefe ve mimarinin zirve noktası.
Antandros Antik Kenti sadece bir ören yeri değil; Mysia ve Troas arasındaki o kritik geçidi yüzyıllarca denetlemiş, Troia Savaşı’nın öncesine dek uzanan kökleriyle Kaz Dağları’nın en mağrur antik miraslarından biri.
15. Darıdere Tabiat Parkı – İki Rüzgârın Buluşma Noktası

Darıdere Tabiat Parkı, coğrafi konumuyla tam bir “iklim kavşağı” gibi. Ege Denizi’nden yükselen o ılık güney rüzgârı ile Çanakkale Boğazı’ndan süzülüp gelen keskin kuzey rüzgârı burada el sıkışıyor. Bu eşsiz hava sirkülasyonu, parkı sadece serinletmekle kalmıyor, aynı zamanda bölgeyi yürüyüş ve kamp tutkunları için gerçek bir rehabilitasyon merkezine dönüştürüyordur. Edremit Körfezi’nin kuzeyinde, her adımda mavi ile yeşilin birbirine karıştığı bu havza, bölge halkının hafta sonları temiz hava ve piknik için ilk tercihlerinden biri.
Darıdere’yi benzerlerinden ayıran en büyük özelliği, sunduğu aktivite çeşitliliği. İçerideki dere ve şelalelerin huzur veren sesine eşlik eden bisiklet parkurları, futbol sahası ve donanımlı kamp alanları, doğada olmayı sadece oturmak değil, hareket etmek olarak görenler için harika imkanlar sunuyor. Kendi rotalarımda, buradaki bisiklet parkurlarında ter atıp ardından şelalenin serinliğinde soluklanmanın verdiği o zindelik hissini başka çok az yerde bulabildiğimi söylemeliyim.
Gezgin notlarımın arasına şunu da eklemeliyim; Darıdere sadece çadırını kapıp gelenler için değil, konfor arayanlar için de turistik tesislere sahip. Pek çok farklı ağaç türünün gölgesinde, doğanın kalbinde ama medeniyetin sunduğu olanaklardan çok da uzaklaşmadan vakit geçirebiliyorsunuz. Eğer siz de benim gibi “yeşil ile mavinin birbirine geçtiği” o anları fotoğraflamayı ve ciğerlerinizi bayram ettirmeyi seviyorsanız, Kaz Dağları görülecek yerler listenize ekleyin.
Kaz Dağları’nda Ne Yenir? Damak Çatlatan Yerel Lezzetler 🍽
Burada mutfağın gizli kahramanı kuşkusuz zeytinyağıdır. Ancak Kaz Dağları sofrası, zeytinyağlıların çok ötesinde bir çeşitliliğe sahip:
- Zeytinyağlı Ot Kavurmaları: Kazayağı, ısırgan, ebegümeci ve şevketibostan… Bu otlar dağdan taze toplanır, sadece sarımsak ve sızma yağla buluşunca bir şölene dönüşür.
- Keşkek: Özellikle köy düğünlerinin ve özel günlerin vazgeçilmezi olan etli keşkek, burada döve döve sakız kıvamına getirilir.
- Oğlak Tandır: Kaz Dağları’nın kekikleriyle beslenen oğlakların eti yumuşacıktır. Taş fırınlarda ağır ağır pişen tandırı mutlaka denemelisiniz.
- Karadut Şerbeti ve Otlu Dondurma: Adatepe’nin meşhur karadut şerbetiyle serinleyip, taze kekik veya lavantalı dondurmasıyla damağınızı şaşırtabilirsiniz.
- Mıhlı Şelalesi Alabalığı: Buz gibi dere sularında yetişen taze alabalıklar, genellikle kiremitte tereyağı ile servis edilir.
Nerede Yenir? Benim Favori Duraklarım
Kendi seyahatlerimde kapısını aşındırdığım, hem manzarası hem de lezzetiyle hafızamda yer eden noktalar şunlar:
1. Yeşilyurt & Adatepe Köyleri Kahvaltı
Köy meydanındaki asırlık çınarların altında, ev yapımı reçeller, yerel peynirler ve fırından yeni çıkmış sıcak ekmeklerle güne başlamak gibisi yok. Yeşilyurt’taki küçük butik otellerin restoranları bu konuda çok başarılı.
2. Çetmihan Restoran (Yeşilyurt Köyü)
Bölgenin en karakteristik mekanlarından biri. Hem mimarisiyle sizi büyüler hem de yerel malzemeleri modern sunumlarla birleştiren mutfağıyla. Akşam yemeğinde Kaz Dağları’nın kuzu etlerini denemek için ideal bir adres.
3. İDA Blue (Adatepe Köyü)
Adatepe’nin o masalsı atmosferinde, bahçesinden toplanan ürünlerle hazırlanan “yavaş yemek” (slow food) deneyimi için burayı tek geçiyorum. Zeytinyağlı tabağı tam bir sanat eseri gibidir.
4. Zeytinli Beldesi: Köfteci Vedat
Daha salaş ve yerel bir lezzet arıyorsanız, Zeytinli’nin o meşhur köftelerini denemelisiniz. Hasanboğuldu yolu üzerinde, doğanın içinde bir mola vermek için harika bir seçenek.
5. Köyün Delisi (Çamlıbel Köyü)
Sadece bir hediyelik eşya dükkanı değil, aynı zamanda ruhu olan bir mekan. Bahçesinde oturup bir kahve içerken, sundukları küçük atıştırmalıkların tadına bakmak Çamlıbel ritüellerimin başında gelir.
Kaz Dağları’ndan Ne Alınır 🛍
Burada alışverişin “altın kuralı” doğallık. Yol kenarındaki tezgahlardan tutun da köy meydanındaki dükkanlara kadar her yerde şu beşliyi kovalamalısınız:
1. Sıvı Altın: Sızma Zeytinyağı ve Zeytin Ürünleri 🫒
Kaz Dağları demek, dünyanın en kaliteli zeytinyağlarından birine sahip olmak demektir. Özellikle Yeşilyurt, Adatepe ve Küçükkuyu civarındaki butik üreticilerden;
- Erken Hasat Soğuk Sıkım zeytinyağı,
- Kendi suyunda salamura edilmiş sele zeytini,
- Cildi yumuşacık yapan, katkısız zeytinyağı sabunları mutlaka çantanızda olmalı.
2. Şifa Deposu: Dağ Balı ve Çam Balı 🍯
Kaz Dağları’nın yüksek rakımlı yaylalarından toplanan, endemik çiçeklerin özünü taşıyan kestane balı veya çiçek balı gerçek bir şifa kaynağıdır. Özellikle “Dağ Balı” olarak satılan ve yoğun aromasıyla damakta iz bırakan çeşitleri tercih edin.
3. Aromatik Bitkiler ve Baharatlar 🌿
Dağın kokusunu eve götürmek isterseniz, köylülerin kuruttuğu demet demet otlara yönelin.
- Kazdağı Kekiği: Kokusu o kadar keskindir ki, poşeti açtığınız an mutfağı sarar.
- Adaçayı ve Ihlamur: Kış aylarının vazgeçilmezi, en doğal haliyle buradadır.
- Kantaron Yağı: Yaralar ve cilt bakımı için kullanılan, o meşhur kırmızı renkli yağı köylü kadınlardan alabilirsiniz.
4. Geleneksel Tatlar: Karadut Şurubu ve Tarhana 🍇
Adatepe ve çevresinde meşhur olan karadut şurubu, kan yapıcı özelliği ve ferahlatıcı tadıyla bilinir. Ayrıca bölgeye has, bol sebzeli ve dağ kekiği ile yoğrulmuş köy tarhanası kış sofralarınızın baş tacı olacaktır.
5. Sanatsal Dokunuş: Hediyelik Eşyalar ve El Sanatları 🎨
Çamlıbel Köyü‘ndeki “Köyün Delisi” gibi dükkanlardan veya Yeşilyurt’un butik tezgahlarından;
- Eski ahşaplardan yapılmış dekoratif objeler,
- El boyaması seramikler,
- Yerel figürlerin işlendiği tekstil ürünleri alarak bölgenin sanat ruhunu yaşatabilirsiniz.
👉🏻 Alışveriş yaparken mümkünse yol kenarlarında kendi bahçesinden ürün satan tezgâhları tercih edin. Hem daha taze ürün bulursunuz hem de yerel kalkınmaya doğrudan destek olursunuz. Özellikle Zeytinli ve Güre civarındaki tezgahlarda taze toplanmış incir, hünnap veya mevsimine göre eriği tatmadan geçmeyin.
Kaz Dağları, dünyanın sayılı doğal koruma bölgesinden biri. Kaz Dağları, muazzam orman dokusu, şelaleleri, gölleri, efsanelere konu olan köy ve kasabalarıyla şehir yaşamından uzaklaşmak için ülkemizin en ideal tatil destinasyonları arasında.





