Uçağa bindiğimizde saat nerdeyse 10 olmuştu. Önce erken kalkıp otobüsle havalimanına gitmek istemiştik, ancak bizle birlikte Mulu’ya gidecek olan ve kaldığımız hostelde dün tanıştığımız Rusya’dan Olga ile birlikte taksiye atlayıp gitmeye karar verdik. Check-in işlemlerinden sonra havalimanındaki Starbucks’taki bedava internetin keyfini çıkardıktan sonra, uçağa yaklaşık bir saat rötarla ancak geçebildik. Fransız-İtalyan ortak yapımı, 78 yolcu kapasiteli  ATR 72-500 uçağı çift motorlu ve onu diğer uçaklardan ayıran özelliği ise çift motorunun pervaneli oluşuydu. Hayatımda böylece bir ilk daha gerçekleşmiş oluyordu. 

Mulu’ya yaklaştığımızda uçağımızın penceresinden görünen Mulu National Park ve çevresinin manzarası aklıma Amazon ormanlarını getirdi. Orada hiç bulunmamıştım, ancak belgesellerde gördüğüm görüntünün aynısıydı.

Yeryüzünü çarşaf gibi kaplayan sık yağmur ormanlarının arasında kıvrıla kıvrıla ilerleyen nehir ve onun üzerinde bembeyaz, parıldayan bulutlar ve masmavi gökyüzü. İlk geldiğim günden farkındayım ki, Ekvator çizgisine yakın olmaktan mıdır bilmem, Borneo’da gökyüzü bir bir başka güzel.

Uçağın yükselmesinden bir 10 dakika sonra alçalmaya başladı. 35 dakika sonra Mulu Havalimanı’ndan dışarı çıkıyorduk. Böylece hayatımdaki en kısa uçuşu yapmıştım. Dışarı çıkmamla muazzam güzellikte bir manzara ile karşılaşmam bir oldu. Sanırım Mulu Havalimanı, dünyadaki en güzel manzaraya sahip havalimanlarından biri olsa gerek. Havalimanının birkaç metre ötesinden başlayan jungle ve onun içerisinde sis ve bulutlar arasında kaybolmuş muhteşem, gizemli görünümlü dağlar.

Havalimanından Mulu National Park girişine servis yapan jeeplerden birine RM5 ödeyip, yol üzerinde kalacağımız yer olan Robert’s Homestay’de indik, hani 1 km ötesi yani. Homestay’in sahibi Robert, Mulu National Park’ında yıllarca portör, sonrasında ise kılavuz olarak çalışmış ve şimdi ise güvenlik şefi olarak görevini sürdürüyor. Eşi ve oğlu ile birlikte yaşadığı bu 3 odalı evin 2 odasını homestay olarak işletiyor. Büyükçe bir salonu, salonun ortasında ise projeksiyon cihazı, perdesi ve buna bağlı kocaman hoparlörler var. Evin arka bahçesinde kurulu olan jeneratörden ihtiyaç duyulan elektrik sağlanıyor. Evde klima yok ve çok sıcak, ancak kiraladığımız odada bir tane ayaklı vantilatör vardı.

Odamıza yerleştikten sonra, HQ olarak adlandırılan parkın ana ofisine 15 dakikalık bir yürüyüşle geçtik.  Öncesinde park girişindeki, Melinau Nehri’nin üzerinde kurulu asma köprüden geçiyorsunuz. Park, UNESCO Dünya Mirası listesinde ve oldukça profesyonelce tasarlanmış. HQ ofisinin girişinde Mulu Parkı’n dikkat çeken yerlerinin, 3 metre büyüklüğünde harika fotoğrafları bulunuyor. Ekvator çizgisinin sadece 4 derece kuzeyinde bulunan parkta görülecek o kadar çok yer var ki, fotoğrafları ve afişleri görünce heyecanlandık doğrusu.

Ofis içerisinde yapabileceğiniz her bir aktivite ile ilgili detaylı bilgiler anlatan broşürleri alıp incelemeye başladık. Mulu National Parkı HQ ofisinin içerisinde, mağaraların nasıl oluştuklarını anlatan müze şeklinde bir bölüm bulunuyor. Burada park hakkında elde edebileceğiniz bilgiler yanında, orman, bitki ve ağaçlarla, ormandaki eşsiz canlı hayatı hakkında bilgilendiren fotoğraflar ve tanıtıcı yazılar bulunuyor.

HQ ofisinde çalışan yetkililerin de yardımıyla park ve yapabileceğimiz aktiviteler hakkında detaylı bilgiler edinip bu bilgilere göre planlamalarımızı yaptık. Öğleden sonra Paku Waterfall’a ziyaret ile başlayıp, yarın ise Caves Adventure turuna katılacağız. Bu aktivitede, dünyanın en büyük mağarası oalrak geçen Deer Cave’in (Geyik Mağarası) içerisinden 3 saat yürüyerek geçip, sonra da orman içerisinden yürüyüp Eden’s Garden’a olarak adlandırılan şelalelere varacağız.

Dönüşte yine Deer Cave Mağarası’nın içinden geçip, bunun hemen yanında bulunan diğer bir mağara olan Lang Cave’i ziyaret edeceğiz. Deer Cave’in girişine yakın kurulmuş olan Bats Observatory’de (Yarasaları izleme) dinlenip, akşam saatine doğru binler ve belki milyonlarca yarasanın beslenmek için mağaradan çıkışlarına şahit olacağız. Geçmişte belgesellerde görüp de aklıma girmiş olan bu yarasa uçuşları en çok görmek istediklerim listesinde bulunuyor.

Buradaki üçüncü günümüzde ise, Api dağının zirvesindeki vadide bulunan, gökyüzüne doğru dik bir şekilde yükselen, The Pinnacles olarak adlandırılan ilginç kaya oluşumlarını görmeye gideceğiz. Bunun için önce tekneyl Melinau Nehri üzerinden yolculuk yapıp önce Panan Kabilesinin köyünü ziyaret ettikten sonra, yine tekneyle nehir boyunca devam edip önce Winds Mağarası, daha sonra da Clear Water Mağarası’nı ziyarete geçeceğiz.

Teknemizle yolculuğumuza devam edip The Pinnacles Base Kamp alanının 8 km gerisinde bottan inip, jungle içerisinden bu 8 kmlik trekking patikasını yürüyüp kamp alanına ulaşacağız. Kamp alanımızda bir gece konaklayışımızın ertesi sabahı erkenden, Api dağının zirvesine zorlu bir tırmanış gerçekleştirip, The Pinnacles’ı ziyaret ettikten sonra kamp alanına gelip bir gece daha konaklayacağız. Kamp alanına varışımızın 3. Günü sabahı geldiğimiz yoldan geri döneceğiz. Toplam 24 km’den fazla bir yürüyüş ve tırmanma yolu bizi bekliyor olacak. Anlatması bile yorucu.

Deer Cave ile Eden’s Garden’i yürüyüşüne katılım ücreti RM105 (62 TL). Mağara içerisine olan tüm yürüyüşlerde kılavuzla gidilme zorunluluğu var ve ücretli. Panang Köyü, Winds ve Clear Water Mağaraları ile The Pinnecals Trekking ücreti ise RM345 (205 TL). Bunların dışında park içerisinde yapılabilecek çok sayıda diğer aktiviteler de var. Günlük Park giriş ücreti ise RM10. ISIC öğrenci kartım olduğundan, park girişine yarı fiyat ödedim. Parka 3 defa giriş yapacağız. Parka girişimizde kimse bilet kontrolü yapmamıştı.

Park HQ ofisinin hemen yanında güzel bir restoran var. Fiyatlar tabi diğer yerlere göre 2 katı yüksek. Öğle yemeğimizi burada aldıktan sonra kaldığımız homestaye geri döndük. Robert’ın eşi çok çalışkan ve hamarat. Her gördüğümde bir şeylerle uğraşıyor ve yüzünden de gülümseme eksik olmuyor. Asya’da uzun süre seyahat ettiğinizde, bu gülümseyen yüzlere öyle alışacaksınız ki, gittiğiniz yerlerde bu gülümsemeyi yüzlerinde görmediğiniz insanların neredeyse kaba olduklarını bile düşünmeye başlayacaksınız.

Yemek sonrası biraz dinlendikten sonra Paku Şelalesi’ni yola çıktık. Park girişindeki güvenlik görevlisi ofisinde bulunan tahtaya ismimizi yazarak Paku Şelalesi’ne yürüyüşe başladık. Yürüyüş yolunun yarısı jungle içerisine kurulmuş yüksekçe ahşap yoldan oluşuyor. Bu yol aynı zamanda Geyik ve Lang Mağarası, yarasa izleme, Eden’s Garden ve Canopy Walk aktivitesine de sizi götürüyor.  Ahşap yolda yaklaşık 1,3 km yürüdükten sonra sola, orman içerisine sapıp, orada yarım saat yürüdükten sonra şelaleye ulaştık.

Nehrin sol yanında yürüdüğümüz jungle var iken nehrin hemen sonrasında dimdik yükselen, üzerinde sarkıtların olduğu bir yamaç bulunuyor. Bu yamaçtaki kayalardan aşağı doğru süzülen sular Paku Şelalesi oluşturuyor. Sadece şelalenin çıkış noktasından değil kayanın bir çok yerinden yamaçtan aşağı süzülen görebiliyorsunuz.

Binlerce yıldır kayaların üzerinden akıp nehre karışan sular, aktığı kayaların üzerinde tarak izleri gibi ince kanallar oluşturmuş. Yoldayken yanıma aldığım içme suyunu bitirmiştim. Çok susamış olduğumdan, dağlardan akıp gelen suyu kana kan içtim, leziz ve yumuşak içimliydi. Kendimizi bu dağlardan gelen soğuk ve leziz suyun altına bırakıp Mulu’daki ilk günümüzü değerlendirmiş olduk.

Day 416: Borneo:4. Mulu, 24 Eylül 2011

DÜŞÜNCELERİNİZİ BİZİMLE PAYLAŞIN, YORUM YAZIN!