Mulu National Park girişindeki Melinau Nehri’nin üzerinden asma köprüden geçip, park güvenliğindeki odaya sırt çantalarımızı bıraktıktan sonra, saat  9:15’te 7 kişilik grup olarak, park ofisinin arkasında bulunan nehrin yanına indik. İnce ve uzun motorlu 2 tekneye sırayla dizilip yola çıktık. Nehrin iki yanı sık el neredeyse değmemiş ormanla kaplı.

Fırsat olursa jungle ile orman arasındaki iki kavramın karşılaştırmasıyla ilgili araştırmamı yapıp yayınlayacağım. Ağaçlar nehrin üzerine kadar eğilmiş ve dallarından nehre doğru sarkmış olan sarmaşıklar ve bitki türleri var. Nehrin kıyı kesimlerinde nehrin sürükleyip getirdiği ağaç gövdeleri, kütükler dolu. Melinau nehri üzerinde akıntının tersine doğru yol alırken kulağınızda da  ormanın sesini duymak heyecan verici. Tarzan filmlerini hatırlayın.

Penan Kabilesi

Nehirde yarım saatlik bir yolculuk sonrası, binlerce yıldır bu bölgede yaşayan Penan kabilesinin köyüne vardık. Evlerin tümü ahşaptan yapılma ve su baskınlarına karşı korunmak için evler direkler üzerine kurulmuş. Longhouse olarak adlandırılan bu evlerden Sarawak’ta 4.500 ‘de fazla bulunuyor. Bazen 100’den fazla aile birbirlerinden bölmelerle ayrılmış olan bu evlerde yaşıyor.

Sarawak’ta 27 farklı etnik grup bulunuyor. Her etnik grubun kendisine özel diller ve kültürleri var. En kalabalık etnik grup ise geçmişte kafatası avcılığıyla korku salan Ibanlar. Iban spirtüel inancına göre, rakip kabileden birilerinin kafatasını kesip alıp evine getirirsen, bu sağlık ve bol ekin anlamına geliyordu.

Kulağa çok acımasızca geliyor değil mi? Ancak 2. Dünya Savaşı’nda Borneo’yu 10 yıl boyunca işgal eden ve sözlüklerinde teslim almak cümlesi bulunmayan Japonlar 5 milyondan fazla kadın, erkek, çocuk öldürdü. Acaba kim daha vahşi? İyi şans için zaman zaman kafatası avına çıkan bu ilkel kabileler mi, yoksa yakıcı, tahrip edici silahları, hatta atom bombaları ile modern dünya insanları mı?

Geçmişleri 3.000 yıl öncesine kadar dayanan, Borneo’da yaşayan yerli halkların tümü Dayak İnsanları olarak adlandırılıyor. II.Dünya Savaşında Amerikalı askerlerle birlikte Japonlara karşı savaşmışlar. Z Özel Birimi olarak adlandırılan bu grup savaşta 1.500’den fazla japon askeri öldürmüş.  Amerikalı askerler bu ilkel geleneği onlardan öğrenip sürdürmüşler. Esir aldıkları Japon askerlerinin kafataslarını yerel kabilelerin geleneği gibi kesmişler. Hatta bir kısmı bunlardan kendine veya sevdiklerine hediyelik eşya bile yapmış. İlkel kabileler gibi avladıkları Japon askerlerin kemiklerinden yaptıkları eşyaları üzerlerinde bile taşımaya başlamışlar. Olayların duyulmasıyla çok tepki alınıp yasaklanmış olsa da sürüdürmeye devam edilmiş.

Gezmeye başladığımız Penan Köyün içerisinde kurulmuş küçük pazarda, yerel halkın el üretimi heykeller, kolyeler, hasırlar ve biblolar satılıyor. Tezgahlarda bulunan kişilerin hepsi kadın. Pazarın bulunduğu yerin hemen yanında ise üzerinde Penan Köyü ve insanlarının dil, tarih ve kültürlerini tanıtan büyük panolar bulunuyor. Köy içerisindeki bakkaldan birkaç bisküvi ve mısır konservesi aldım. 2 gece The Pinnacles kamp alanında kalacağımızdan kendi yiyeceğimizi kendimizin götürmesi gerekiyor.

Winds ve Clear Water Mağaraları

Köyden ayrılıp tekrar teknelerimize doluşup yola çıktık. Der kenarında çamaşırlarını yıkayan, banyo yapan kızlar ve kadınlar var. Melinau Nehri boyunca devam ederek, sonraki durağımız olan Winds ve Clear Water Mağaraları ziyareti için iskeleye yanaştık. Winds Cave (Rüzgar Mağarası) önünce toplanıp kılavuzumuzun anlattığı bilgileri dinledik. Mağara içerisinde belli noktalarda güçlü bir rüzgar esintisi olmasından bu ad verilmiş.

Büyük genişlikteki mağara bölümlerinden küçük bölümlere olan hava akımını yüzünüzde çok rahat hissediyorsunuz. Mağara içerisinde 350 metrelik yürüyüş yolunu yürüyerek mağarayı inceleyebiliyorsunuz. İçerisinde ilginç sarkıt ve dikitler ile kireç taşı oluşumlarını görebilirsiniz. Bana ilginç gelen kayalardan bir tanesi ise, mağaranın hemen girişine yakın olan, üzerinde uzunluğu bir cm civarında olan binlerce çıkıntısıydı. İlginç olan bu sivri minik çıkıntıların mağaranın girişinden gelen ışığa doğru uzamış olmalarıydı. Anladığım kadarıyla kaya üzerinde yaşayan minik mantarlar ve bitkiler aynı zamanda kayanın şekillenmesine de neden oluyorlarmış. Işığa doğru büyüyen bir kaya!

Winds Mağarası ziyareti sonrası, kayalıklara çakılan kazıklar üzerine kurulmuş, 50 metre altınızda pırıl pırıl yeşil renkte akan nehrin manzarası eşliğinde, başınızı çarpmamak için eğilmek zorunda kaldığımız mağaranın dış kısmında bulunan sarkıtların altından 500 metrelik ahşap bir yolu yürüyerek Clear Water Mağarasına ulaştık.

Bu mağaranın içerisinden, buraya gelmeden önce yerin altından akarak 170 km yer mesafe kat edip gelen gürül gürül bir nehri akıyor. Mağaralardaki ışık azlığı, flaşlı fotoğraf çekimi için de çok büyük olmaları ve tripodumuz olmamasından dolayı düzgün fotoğraflar çekemedik. Çektiğimiz fotoğrafların da bu güzellikleri anlatamaması üzücü.

Clear Water Mağarası’ndan aşağı inip nehir kenarına kurulmuş alanda dinlendik. Burası aynı zamanda yanınızda getirdiğiniz öğlen yemeğinizi yiyip, arzu edenlerin kristal berraklığındaki, yeşil renkteki nehirde yüzebileceği bir yer. Bir saatlik öğlen yemeği ve dinlenme molasından sonra yine teknelerimize atlayıp nehrin akıntısının zıttı istikametinde yolumuza devam ettik. Nehrin bazı bölümleri çok sığ. Teknenin önündeki bir görevli elindeki uzun sırıkla nehrin sığlığına göre tekneye yön verirken, teknenin arkasındaki usta görevli ise motorlu tekneyi yönetiyor. Bazı sığ yerlerde, teknenin motorunun pervanelerinin nehirdeki çakıl taşlarına çarpışını duyabiliyorsunuz.

Nehrin bazı noktalarında teknemiz artık ilerleyemez olunca, tekneden atlayıp itmeye başladık. Polonyalı olan ve tura birlikte katıldığımız diğer gruptakiler buna hazırlıklıydılar, çünkü hepsinde sandaletler vardı. Bense önce çıplak ayakla tekneyi itmeyi denedim. İri çakıl taşları üzerinde ve o güçlü akıntıda tekneyi itmek ve dengeyi korumak hem zor, hem ağrı vericiydi. Birkaç defa tekneden inip tekneyi ittik. Bunlardan birinde, 7 yıldır gezilerimde çantamdan eksik etmediğim parmak arası terliğimle vedalaşmak zorunda kaldım, çünkü güçlü sığ akıntıda onunla yürüme hatasını yapmıştım. Oysa ki kamp alanında ona çok ihtiyacım olacaktı.

Sonunda bizi nehirden artık gitmenin mümkün olmadığı bir noktada tekneden indik. Buradan jungle içerisinden geçen  8 kmlik yürüyüş yolu ile kamp alanına ulaşmamız gerekiyor. Yürüyüş ayakkabılarımızı giyinip, böcek kovucu spreyleri vücudumuza sıkıp yola çıktık. Sağımız, solumuz sığ ve yüksek ağaçlarla dolu. Bazıları ince, bazıları ise birkaç kişinin kollarının birleştirmesiyle ancak sarmalayacağı kadar büyük. Kuş, kurbağa, böcek ve ormanda yaşayan diğer canlıların sesleri kulağınızda çınlıyor.

Patika düzgün, herhangi bir tırmanma veya zorlu bir noktası neredeyse hiç yok, yüksek tempoda yürümemize devam ettik. Bazen nehrin üzerine kurulmuş asma köprülerden birerli, ikişerli halde yürüyorduk. Hava çok nemli ve sıcak, sırılsıklam halde çokça su kaybederek yürümek bu düz patikada bile yorucu.

Yürüyüşümüzün ortalarına doğru ayağımın önünde bir hareket gördüm ve arkamda yürüyen yol arkadaşım bir refleksle Farid’e durmasını söyledim. O anda fark ettik ki ikimizin arasında kalan ve hareket eden şeyin, avladığı kurbağayı taşımaya çalışan yılana ait olduğuydu. Yılan derken hemen kafanızda öyle iri ve kocaman bir yaratık canlanmasın. Kahverengi, otlar ve ağaç köklerinden ayırt edilmesi zor, küçük ve ince bir yılandı. Avladığı iri kurbağayı taşımak için çırpınıyordu. Zehirli olup olmadığını bilmiyoruz ama avladığı iri kurbağanın felçli halde olduğuna bakılırsa onu zehirlemiş olmalıydı.

Bildiğim kadarıyla dünyada en çok yılan türünün bulunduğu adanın üzerindeydik. Aslında mümkünse hep yılan görmek arzusundaydım. Evet, yılanları severim. Bu bölgede çokça kobra ve piton yılanı yaşıyor. Aslında piton görmek için yürüyüş ve turlara da katılmak isterim ama maalesef yoktu. Kısmetime düşen ise hiç olmazsa bu küçük yılan olmuştu. Yürürken neredeyse üzerine basabileceğimiz bu yılan yavru muydu yoksa tür olarak mu böyle küçüktü bilmiyorduk. Elime bir dal alıp kurbağayı kontrol ettim, ayaklarını hareket ettirebiliyordu, canlıydı ama kaçamıyordu. Kurbağayı yürüyüş yolunda biraz uzağa attıktan sonra yolumuza devam ettik. Yılanımız da hemen avına doğru tekrar atılmış ve avını sürüklemeye başlamıştı.

Yorucu bir 8 kmlik yürüyüşten sonra nihayet kamp alanına vardık. Muhteşem güzellikte bir vadide, hemen nehrin  kenarına kurulmuş olan bu kamp alanındaki binanın hemen karşısında ise dimdik yükselen yemyeşil bir dağ var. Aynı şekilde arkamızda da dik bir yamaç bulunuyordu. Birkaç odasında, yüksekte kurulmuş tezgah üzerine serili matlar var. Kapısı ve pencereleri olmayan, çatının altındaki bu alanlarda 20’ye kadar kişi rahatlıkla uyuyabilir. Cibinlik arzu edenler burada kiralayabiliyorlar. Büyükçe olan mutfağında içme suyu, sıcak su, çatal, tabak ve kaçık gibi mutfak gereçleri bulabiliyorsunuz. Yine yemek pişirmek için gerekli ekipmanlara da sahipler.

Matlardan birini seçip eşyalarımızı oraya bıraktıktan sonra, kendimizi nehrin soğuk suyuna bıraktık. Ateşten alınan bir korun soğuk suya batırılması gibiydi bedenim doğrusu, rahatlatıcı ve serinletici. Nehrin soğuk suyunda yarım saat serinleyip eğlendikten sonra otların üzerine sarongumuzu serip biraz kestirdik. Kamp alanında 20’den fazla gezgin bulunuyor. Bazıları The Pinnacles tırmanışını tamamlamış iken bizim gibi henüz gelmiş gruplar da vardı. Kimi ziyaretçi ise kendi özel kılavuzunu kiralayıp gelmişti.

Bize yemeğimizi kendimizin mutlaka götürmesi gerektiği söylenmişti, ancak aslında burada çalışanlar da arzu edenlere yemek sağlayabiliyor olduğunu öğrendik. Fiyatları normalden biraz pahalı olsa da makuldü. Bilseydim yanımızda herhangi bir yiyecek taşımazdım doğrusu. Oysa yanıma bisküvi, 5 noodle, 2 litrelik portakal suyu, 2 şişe içme suyu, çay ve muz almıştım. Bunlarla 8 km ormanın o sıcaklığında yürümek kolay değildi. Yola çıkmadan belki de daha çok araştırma yapmalı sanırım ki bunu yapmak benim için çok zor. Ben kendimi daha çok yola teslim edenlerdenim.

Day 419: Borneo:7, Mulu National Park, 27 Eylül 2011

DÜŞÜNCELERİNİZİ BİZİMLE PAYLAŞIN, YORUM YAZIN!