Ana Sayfa Okyanusya Fiji Fiji’nin Hafızası: Viseisei Köyü

Fiji’nin Hafızası: Viseisei Köyü

24795

Nadi’nin kuzeyinde, kıyı boyunca uzanan Viseisei Köyü, Fiji’nin en eski yerleşimlerinden biri olarak biliniyor ve kültürel açıdan büyük öneme sahip. Viseisei, Lautoka yakınlarında, Queen’s Road üzerinde konumlanıyor ve Nadi veya Denarau’dan yaklaşık 20–25 dakikalık sürüş mesafesinde. Fiji’nin köklerini anlamak için burası, hem tarihe hem de günlük köy yaşamına tanıklık ettiğim unutulmaz bir deneyimdi.

Sözlü tarihe göre, Viseisei, Fiji’ye ilk Melanez yerleşimcilerin ayak bastığı nokta. Yaklaşık 3.000 yıl önce buraya gelen bu insanlar, köyü hem tarihsel hem de ruhani açıdan özel kılıyor. Bugün Viseisei hâlâ işleyen, sıkı bağlarla örülmüş bir topluluk. Gelenekleri, adetleri ve kabile liderlik sistemi gururla yaşatılıyor. Misafirler, buraya adım attıkları anda tarihle, toplulukla ve kültürel hikâyelerle iç içe bir dünyaya davet ediliyor.

Viseisei Köyü
Viseisei Köyü

Viseisei Köyü – Fiji’nin Tarihi Burada Başlıyor

Viseisei, Fiji’ye ilk adımın atıldığı yer olarak anlatılıyor. Efsaneye göre adalara ilk gelen Melanezyalıların karaya çıktığı köy burası. Turistik broşür dili böyle diyor. Ama açık konuşayım, Viseisei’yi özel yapan tarih bilgisinden çok, o köyün içindeki hayatın hâlâ canlı olması. Lautoka tarafına doğru giderken, yolun kıyısından sapıyorsun. Bir anda asfalt bitiyor, evler ahşaplaşıyor, bahçelerde çamaşırlar rüzgârda ağır ağır sallanıyor. Mercan resifleriyle dolu deniz hemen yanı başında ama Maldivler kartpostalı beklemeyin. Burası köy. Gerçek köy.

Evler tek katlı, çoğu sac çatılı. Kapılar açık. Çocuklar yalınayak. Tavuklar ortalıkta serbest geziyor. Bir köşede yaşlılar gölgede oturmuş sohbet ediyor. Kimse acele etmiyor. Fiji’de zaman zaten ağır akıyor ama köyde iyice yavaşlıyor. Köyün içindeki küçük tarihi alanı gösterdiler. İlk yerleşimin anısına dikilmiş taşlar, basit ama anlamlı. Büyük bir anıt bekleme. Mütevazı. Fiji’nin hikâyesi gösterişli değil zaten; denizden gelen insanlar, yeni bir hayat kurmuş. O kadar.

Ben köyde yürürken şunu fark ettim: Burada yaşam hâlâ kolektif. Akşam olduğunda aileler bir araya geliyor, sohbet ediyor, kava hazırlanıyor. Kapılar kilitli değil. İnsanlar birbirini tanıyor. Modern Fiji şehirlerde başka bir yere gidiyor belki ama Viseisei hâlâ kökleri hatırlatıyor. Beton yok, yüksek ses yok, telaş yok.

Bana göre Viseisei, Fiji’nin turistik yüzü değil; omurgası. Eğer sadece plaj görmek için geliyorsan burası sana sade gelebilir. Ama “Bu ülke nasıl ayakta duruyor?” diye soruyorsan, cevabın bir kısmı bu köyün toprak yollarında saklı.


Viseisei Köyü: Fiji Sabahına Uyanmak

Viseisei’nde sabah alarm çalmıyor. Sabah, çocukların sesiyle geliyor. Saat 06:40 civarı Niko’nun torunlarının neşeli koşturmacasıyla uyandım. Tropik sabahın sesi farklı; horozdan çok insan sesi var.

Kahvaltıda gözleme benzeri bir hamurun içinde haşlanmış, köri sosuyla pişirilmiş breadfruit vardı. Fiji’de “The Breadfruit Trees” diye andıkları, ağaçta yetişen ve tadı patatese benzeyen bu meyve, burada temel besinlerden biri. Bizde patates neyse, burada o. Fazla romantize etmeye gerek yok; doyurucu, pratik ve köy mutfağının omurgası.

Çocuklar okul için hazırlanırken odada çıplak dolaşmaları kimseyi rahatsız etmiyor. Mahremiyet algısı bizden farklı. Üstlerinde kısa kollu beyaz gömlek, altlarında ise bele sarılan gri bir sulu/peştemal tarzı okul kıyafeti. Erkek-kız ayrımı yok; üniforma aynı.

Viseisei Village, Nikonun torunlarıyla

Niko’nun büyük oğlunun üç torunu ve evde kalan diğer oğlunun küçük kızıyla birlikte okula yürüdük. Gece yağan yağmurdan dolayı toprak ıslak, hava ağır nemli. Ağaç yapraklarındaki su damlalarına çarpan güneş ışığı her yeri parlatıyor. Kartpostal gibi.

Niko hemen evlerinin karşısındaki Hırıstiyan Okulunu gösterdi, ülkede bu okullardan çok sayıda bulunuyormuş. Tepedeki okula vardığımızda inanılmaz manzara ile karşılaşıyorum. Tepenin üzerine yapılmış okul, kokonat ağaçları arkasında uzanan masmavi denizi ve üzerine serpilmiş ada ve adacıkları görüyor.

Öğrencilerin kıvırcık ve sık saçları arasında kız-erkek ayrımı yapmak neredeyse imkânsız. Saçlar kısacık. Kadınlar da erkekler de aynı tarz giyinebiliyor. Hatta bazı kadınlarda belirgin bıyık görmek şaşırtıcı değil. Benim evinde kaldığım Ana’da olduğu gibi.. Kimse bunu mesele etmiyor. Doğal olan doğal.

Okul bahçesinde bağırış çağırış yok. Gürültü düşük ama enerji yüksek. Çocukların yüzüne baktığında bir huzur görüyorsun. Beni gören herkes “Bula!” diyerek selam verdi. Fiji’de selam kelimesi sadece merhaba değil; bir yaşam enerjisi ifadesi.

Eğitim tamamen İngilizce. Öğretmenler okulun yanındaki evlerde kalıyor. Sabah 08:00’de ders başlıyor, 15:00’te bitiyor. Her öğrencinin çantasında öğle yemeği için bir kap var. Sistem basit ama işliyor.

O sabah şunu düşündüm: Dünyanın öbür ucunda bir köy okulunun manzarası, birçok büyük şehrin pahalı manzaralı dairesinden daha gerçek. Burada hayat süslü değil; düzenli, sade ve kendi ritminde.


Fiji Time: Hayatın Ritmi Başka

Çocukları okula bıraktıktan sonra Niko ile eve doğru yürürken, köyün gerçek Fiji Time’ını anlamaya başladım. Sokakta renkli giysileriyle ayaküstü sohbet eden insanlar, zamanın onlar için bir sayıdan ibaret olmadığını gösteriyordu. Herkes kendi hızında, kimse acele etmiyor. Bank niyetine kullanılan bir kütüğün üzerinde oturan Ana ve Fi’yi gördük. Saat henüz 08:00, ama köyde sabahın telaşı yok.

Yanlarına oturup sohbet etmeye başladığımda Ana anlatmaya koyuldu: Gece bazen geç saatlere kadar kava içip sohbet ediyor, gülüyor, eğleniyorlar. Sonra sabah çocukları okula gönderiyor, tekrar uyuyorlar. “Uyumayıp da n’apacağız ki!” diye gülüyor, Fiji Time’ın sırrını açıklıyor. Burada hayat, saat ve ajandaya sıkışmamış. Ev kendilerinin, her şey basit ve yeterli; elektrik, su, şeker, tuz ve temel gıda masrafları dışında para gerekmez.

Fiji Time sadece tembellik değil; bir yaşam felsefesi. Zamanı ölçmek yerine, günün ritmini doğaya, topluma ve aileye göre ayarlamak. Sabahın erken saatlerinde sokakta dolaşan insanlar, çaylarını yudumlayan yaşlılar, ayaküstü selamlaşan komşular… Hepsi bu ritme uyum sağlıyor. Burada saat değil, yaşamın kendi temposu belirleyici.

Okula giden çocukların sessizliği, kütüğe oturmuş Ana ve Fi’nin sakinliği, köy halkının sabah sohbetleri… Her detay, Fiji Time’ın doğal akışını gösteriyor. Burada acele yok, stres yok, sadece kendi ritmine göre akan bir yaşam var. Ve bunu yakalamak için saat bakmanıza gerek yok; hissediyorsunuz.


Fiji Seyahatimi Planlama: Köyden Adalara

Odama geçip telefonumdan Laos ve Endonezya ile ilgili podcastleri dinledikten sonra Fi’nin evine geçtim. Belçikalı Eli ve Fi salonda oturuyordu, diğer misafir Kanadalı Jen hâlâ uykudaydı. Fiona ile planlamalarımı yapmaya başladık. Fi’nin Couchsurfing ağı üzerinden gelen misafirlere seyahat programları hazırlaması ve acentesi aracılığıyla %30 civarında komisyon alması bana oldukça akıllıca geldi.

Bedava konaklama ve yemek sağlarken, geziyi tamamen kişiye göre ayarlıyor, hiçbir şekilde baskı yapmıyordu. Gerçek Fiji köy hayatını yaşarken, aynı zamanda gezimi güvenle planlamış oldum.

İlk etapta Mana Island’da 4 gün, Yasawa adalar grubundan Kuata Island’da 3 gün ve Blue Lagoon’da 2 gün planladım. Sonrasında Suva ve Viti Levu çevresine geçmeyi düşünüyordum. Uzun telefon görüşmeleri, fiyat sorma ve transfer organizasyonları sonrası toplam 1300 FJ$ ödemeyi kabul ettim.

Dalış sertifikamı almak için 3 gün konaklama dahil 690 FJ$’lık kursu ise biraz pahalı bulup vazgeçtim; gezi sırasında sadece dalış kursu veren 290 FJ$’lık seçenekleri değerlendirebilirdim. Saat 11:50 olmasına rağmen güneş yüksek ve zaman yavaş akıyordu; işte Fiji Time’ın farkı.

Köy ve çevresinde kısa bir yürüyüşün ardından tekrar Fi ve Eli’nin yanına gittim. Jen de uyanmıştı. Mana Adası’na gitmek için 30 FJ$ ek ücret çıkınca, adayı gezi planımdan tamamen çıkardım. Fiji beklediğimden biraz daha pahalıydı ama buradaki yaşam ve köy kültürü, her kuruşuna değecek bir deneyim sundu.

Fiona ile rotamı planlıyoruz, Fiji style

Jen ile şehre inmeye karar verdik. Aslında Ana’nın eşi balığa gidiyordu. İçimden aslında balığa gitmek vardı ama bir yandan da Jen’i şehre gitmek için beni epeyce beklemişti Benim Fi ile olan planlamamı beklemek zorunda kalmıştı. Yola çıkıp otobüs beklerken Niko da bize eşlik etti. Niko sohbet etmeyi zaten çok seven birisi. Kokonat ağacının gölgesinde otururken, Niko, yan tarafta bulunan görkemli evin 78’li yıllarda Fiji Başbakanlığı yapmış şeflerinden birinin olduğunu söyledi. Sohbet ederken otobüsümüz geldi.

Otobüsler ilginç. Pencerelerdeki cam yerinde yağmurlu havalarda kullanılmak üzere yukarı katlanmış plastik perdeleri olan otobüsleri oldukça eski. Her iki yandaki üçlü koltuklardan dolayı koridor yürümek için çok dar olan otobüsümüzün şöföründen 1.60$’a biletimizi aldık.

Hintli şoförümüzün açtığı radyodan yüksek sesli pop müzik eşliğinde, yemyeşil ağaçların arasındaki yoldan şehre doğru yola koyulduğumuzda doğanın güzelliklerini gözlerimizin önünden hızlıca geçiyordu. Yollar kötü sayılırdı, havalimanı yolu kadar olmasa da yer yer derin çukurlar, dökülmüş asfaltta sarsıla sarsıla ve gürültüyle yolculuk ederek 40 dakika sonra Lauoka şehrine vardık.


Lautoka: Fiji’nin Şeker Kenti ve Tropikal Kaosu

Lautoka, Fiji’nin Viti Levu adasında, batı kıyısında yer alan ikinci büyük şehir ve aynı zamanda ülkenin şeker kamışı üretim merkezi olarak biliniyor. Şehir, tropikal iklimi, yemyeşil çevresi ve küçük ama yoğun yapısıyla ilginç bir kontrast sunuyor. Benim gözümde Lautoka, bir yandan köyden şehre geçişi gösteren, diğer yandan hâlâ doğallıktan kopmamış bir liman şehri gibi.

Lautoka’nın caddeleri beklentinin çok altında; dar yollar, dev su dolu çukurlar, eski otobüsler ve pencerelerinde yukarı katlanmış plastik perdelerle gelen tropikal yağmura karşı hazırlıklı araçlar dikkat çekiyor. Marketler ve bakkallar her köşede, sebze-meyve pazarı ise kesinlikle görülmeye değer: 3–5 kilo muz 1–2 dolara, papaya, kokonat ve tropikal meyveler reyonlarda. Kava bitkisi ise doğal olarak satışta, Fiji kültürünün her an her yerde olduğunu hatırlatıyor.

Şehir aynı zamanda ülke için stratejik bir noktada. Batıdaki adalara ve popüler turistik merkezlere geçiş noktası, ulaşımın ana kavşağı konumunda. Lautoka’ya giden bir gezgin, hem yerel yaşamı hem de köyden şehre geçişi gözlemleme şansı yakalıyor. Öğrenciler, işçiler, pazarcılar ve otobüs yolcularıyla dolup taşan sokaklar, şehrin enerjisini hissettiriyor.

Lautoka hızlı bir şehir değil; aksine yavaş, kaotik ve kendine has bir temposu var. “Şehir” dediysem, hayalinizdeki geniş caddeler ve gökdelenler yok; aslında köstebek yuvasından farksız. Kocaman derin, su dolu çukurların olduğu iki paralel kısa caddeyi kesen iki paralel başka caddeye sahip. Bu caddeler üzerinde irili ufaklı marketler, bakkallar ve birkaç süpermarket dizilmiş. Birine dalıp sinek kovucu almayı başardım.

İnternet işi biraz baş ağrısı oldu. İnternet kafeler epey arayış gerektiriyor ve bulduklarımızın çoğu yavaş. Kliması olan bir kafede denedik, hâlâ beklediğimiz hızda değildi. Couchsurfing üzerinden Suva ve Sidney için davetler gönderdik, ardından şehirde kısa bir gezinti yaptık. Lautoka’nın sebze ve meyve pazarı merkezi adeta bir renk cümbüşü; 3-5 kilo muzu 1-2 dolara bulabiliyorsunuz, papaya, kokonat ve kava bitkisi de reyonlarda yerini almış.

Köye geri dönmek için otobüs terminaline gittik. İş çıkış saatine denk gelince kalabalıkla karşılaştık; öğrenciler, işten çıkanlar… Sıcak, nemli ve tıklım tıklım bir ortam. Neyse ki otobüsler dolmamıştı; ilk binenlerden olduğumuz için oturacak yer bulduk ve yaklaşık bir saatlik yolculukla köye vardık. Lautoka, hızla değil, detaylarda ve kaotik enerjisinde yaşayan bir şehir.

Olağanüstü Günbatımı: Plajda ve Odada

Eve varır varmaz kendimi sahile attım; karşımda tarif edilemez bir gün batımı vardı. Gökyüzü inanılmaz bir kızıllık ve mavilikle doluydu, birkaç fotoğraf çekip hafızama kazıdım. Plajda rugby oynayan çocukları izlerken, dün olmayan şeyler dikkatimi çekti: girişe bolca ağaç, odun ve çerçöp bırakılmış. Sanırım çöp niyetine kullanıyorlardı ama küçük plajın güzelliğini biraz gölgelemişti.

Akşam yemeğinde köri soslu, çok tuzlu noodle ve ince yufka tarzı yağlı ekmekten biraz yedim, ardından odaya çekilip kulaklığı taktım ve Amatör Traveler podcastleri dinlerken uyuya kaldım. Arada uyanmalar, sesler duyulması… ama kalkamadım, uyudum, uyudum, uyudum. İşte Fiji’deki bir gün böyle tamamlandı; doğa, köy hayatı ve kendi ritmimde akıp giden zamanın tadını çıkardım.

Day 270: Fiji:2, Viseisei Village, 31 Mart 2011

4 Yorumlar

  1. hayatımın en büyülü anlarından biriydi. Gözümü gün batımından; denizin ve her yerin kızıllığından ayıramamıştım. başka bir aleme dalmıştım sanki. Yolda olmanın ne güzel bir şey olduğunu iliklerime kadar hissettiğim anlardan biriydi.

    Teşekkürler Aysel.

Yoruma kapalı.