Bir Çölün Düşündürdükleri: Ay Vadisi, Ürdün

7128

Wadi Rum, Ürdün’deyim. Erken kalktım; kaldığım Bedevi kampında, basit ama doyurucu bir kahvaltı yaptım: taze ekmek, peynir ve çay. Henüz şafak sökmeden Wadi Rum’un kızıla çalan topraklarının arasında yola çıktık. Bugün balon turu yapacaktım; bu tur, Wadi Rum’un büyüklüğünü ve görkemini ancak yukarıdan, gökyüzünden anlamamı sağlayacaktı.

Yol boyunca güneş, devasa kumtaşı kayalıklarının üzerinden kendini göstermeye başlamıştı. Kızıl toprakların üstünden süzülen ilk ışık, çölün sessizliğini ve sonsuzluğunu gözlerimin önüne seriyordu. Bu manzara, bana modern yaşamın karmaşasından ne kadar uzak olduğumuzu hatırlattı.

İnsanlar şehirler kuruyor, geliştirmeye çalışıyor, yeniliyor ve dönüştürüyor. Ama zaman, şehirleri alıp götürüyor; savaşlar, depremler, göçler ve felaketler ardında viran yerler bırakıyor. Oysa doğa basit ve sade; karmaşık görünmesine rağmen kendi kuralları var.

Bu kuralları basitçe anlayan Bedeviler, binlerce yıldır Wadi Rum’da sade bir hayat sürdürüyorlar. Onların yaşam biçimi bir bakıma bir sanat: en basiti seçip ona odaklanmak, basitliği yaşamak… Ve inanılmaz bir öğretici, aynı zamanda şifa verici.

Modern şehir insanı, teknoloji gölgesinde sürekli bir hızda yaşıyor. Bizler de çoğu zaman şehirlerin gürültüsünde kayboluyoruz, ama fırsat buldukça doğaya sığınıyoruz. Tatil planlarımız, çoğunlukla şehirden uzak, doğayla iç içe yerlere yöneliyor.

Wadi Rum, tam da bu kaçışın ideal adresi. Sade ve doğayla bütünleşmiş bir yaşamı hayal eden bizler, şehirlerde sıkışmış haldeyiz; oysa burada Bedevilerin günlük hayatındaki sadelik ve doğa ile uyum, gözle görülür bir mutluluk sunuyor.

Balonun içine yerleştik; yerden yaklaşık 120 metre yükseldikçe, gözlerimin önünde Wadi Rum’un benzersiz coğrafyası açıldı. Çölün kızıl toprakları, dik kayalıkları ve geniş düzlükleri, gökyüzünden bakınca bir tablo gibi uzanıyordu. Binlerce yıl önce Nebatiler, Romalılar, Bizanslılar, Haçlı orduları ve Osmanlılar buradan geçmiş, hatta Arabistanlı Lawrence bu topraklarda yollarını çizmişti. O gün, o eski izlerin üzerinden süzülüyor gibiydim.

Balon yavaşça ilerlerken, çölün sessizliği ve genişliği üzerinde düşüncelerim akıp gitti. Zaman burada başka akıyor gibi. Kumların üzerinde bıraktığımız ayak izleri bir an sonra rüzgarla siliniyor; doğa, tüm ihtişamıyla kendini koruyor. Birkaç saat sonra rehberim Alhameed’e “Ürdün’de en sevdiğin yer neresi?” diye sorduğumda vereceği cevabı tahmin edebiliyordum.

Wadi Rum’un geniş alanları, sıcak kumları ve yıldızlarla dolu gecesi, onun da gönlünü fethetmişti. Ay Vadisi olarak da adlandırılan ve 74.000 hektar alana yayılan Wadi Rum, onun sıcak kumlarında ve soğuk gecesinde geçirdiğim 1 gün unutulmaz bir anı olarak kaldı bende.

Samanyolu’muzu dolduran milyonlarca yıldızın ve dolunayın altında; rengi güneşle değişen dik kumtaşı kayalıkları, dağları ile sonsuzmuş gibi görünen bu gizemli çöl insanı kendine bağlıyor. Wadi Rum, yalnızca bir çöl değil; yaşayan, düşünen, hissettiren ve insana kendini sorgulatacak kadar derin bir varlık.

Sanki eski bir bilge, yüzyılların yükünü omuzlarında taşıyan bir insan gibi duruyor. Binlerce yıldır aynı yerde duruyor, değişen tek şey gökyüzü ve göç eden insanların ayak izleri. Sonsuz gibi görünen bu boşluk, hem korkutucu hem de büyüleyici; kişinin varoluşunu, doğadaki yerini ve hayatın geçiciliğini düşünmesine neden oluyor.

Wadi Rum, insanı ilk bakışta büyüleyen yalnızlığı ve sonsuzluğu ile doğrudan ruhuna dokunuyor. Kızıl kum tepeleri, dik kayalıklar ve geniş çöl düzlükleri arasında yürürken ya da balonla süzülürken, insanın kendi küçük dünyasının ne kadar sınırlı olduğunu fark ediyor. Bu çöl, modern hayatın karmaşasını ve sürekli meşguliyetini bir anda unutturuyor; şehirdeki gereksiz koşuşturmanın anlamsızlığı karşısında insanın iç dünyasında bir dinginlik ve farkındalık uyandırıyor.

Buradaki doğa, hem sert hem de saf; hiçbir yapay süsleme yok, sadece devasa kayalar, kum ve gökyüzü. Bu sadelik, insanın zihnini sadeleştiriyor, düşünceleri berraklaştırıyor. Bedevilerin binlerce yıldır vazgeçmediği bu topraklarda yaşama biçimi, insana aslında mutluluğun karmaşık sistemlerde değil, basit ve doğal düzen içinde saklı olduğunu hatırlatıyor. İnsan, çölün sessizliğiyle kendi iç sesi arasında bir bağ kuruyor; endişeler ve kaygılar azalıyor, yerine merak, hayranlık ve minnettarlık geliyor.

Akşam yaklaşırken balon yavaşça yere doğru süzüldü. Çölde, dolunayın ve milyonlarca yıldızın altında yürürken, güneşin ışığıyla değişen kayalıkların renkleri beni büyüledi. Bedevilerin asırlardır yaşadığı bu topraklar, insanı kendine bağlıyor; basit, güçlü ve sonsuz bir doğa hissi veriyor.

Akabe’ye gelip de Wadi Rum’u görmeden dönmek, Ürdün’ü eksik keşfetmek olur. Eğer şehirlerin yapay karmaşasında kendinizi kaybetmemişseniz, burada ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz.

18 Şubat 2014, Wadi Rum, Akabe, Ürdün

3 Yorumlar

  1. İnsanın bazen kendi kendisiyle kalmasına ihtiyaç var. Çöller bunun için yeteri kadar sessiz. Neden insanların çölde yaşadıklarını anlayabiliyorum ben de.

  2. Doğaya dönüş başladı son dönemlerde sahiden. Ancak yeterince erken olmadığı kanısındayım. Söylediğiniz gibi insanoğlu modernlikten kaçıp ilk sığındığı şey doğa oluyor. Doğayla dost olmayı becerebilirsek burası gibi nice güzel yerleri gelecek kuşaklara bırakabileceğiz…

  3. Kemal Bey, nefes kesici bir yolculuk sizinki. İnanin cesaretinize ve adanmisliginiza hayranim. Bu paylasimlarinizi bir kanalda program veya DVD ile çeşitlendirseniz ne iyi olur. Yeni yolculuklarinizda kolaylıklar diliyorum. Sevgiler.

Yoruma kapalı.