Wadi Rum’un kırmızı kumları ve dik kayalıkları arasında yükselen “The Seven Pillars of Wisdom” – Bilgeliğin Yedi Sütunu, çölün sessizliğinde adeta zamana meydan okuyan bir anıt gibi duruyor. Gün doğumu ve gün batımında ışığın kayalara vurduğu anlarda renklerin değişimi, insanı hem hayran bırakıyor hem de derin bir dinginlik hissettiriyor. Bu yedi devasa kaya sütunu, yalnızca doğal bir oluşum değil; sanki binlerce yıldır çölde yaşanan tarih ve hikâyeleri sessizce taşıyan bir tanık gibi.
Tarih ve mitoloji ile doğa arasında bir köprü kuran bu yer, hem Arap isyanının öyküsünü hem de Wadi Rum’un mistik ruhunu hissetmek isteyenler için bir mıknatıs. Thomas Edward Lawrence, yani Arabistanlı Lawrence’ın izleri, Bedevilerin binlerce yıldır sürdürdüğü yaşam tarzı ve devasa çöl manzarası, burayı sadece gözle değil ruhla da keşfedilecek bir destinasyon hâline getiriyor. Buraya adım attığınızda, sadece dağları değil, kendi iç dünyanızı da gözlemlemeye başlıyorsunuz.

The Seven Pillars of Wisdom: Bilgeliğin Yedi Sütunu, Wadi Rum 🌄
Wadi Rum’da güneş henüz tam doğmamışken yola çıkıyoruz. Hedefimiz, çölün en ikonik noktalarından biri: The Seven Pillars of Wisdom. İsmi kulağa gizemli ve tarihi bir romanı çağrıştırıyor, ama burası sadece bir coğrafya değil; aynı zamanda doğanın kudreti ve zamanın sessizliğiyle insanı derinden etkileyen bir yer. İlk kez ziyaretimde fark ettiğim şey, buranın sadece manzara kartpostalı olmadığıydı.
Uzaklardan bakıldığında, yedi devasa kayalık sütun dimdik gökyüzüne yükseliyor. Kızıl ve turuncu tonları, gün ışığıyla sürekli değişiyor; bazen altın sarısına, bazen bakır kırmızısına dönüşüyor. Yürürken veya balonla süzülürken, bu sütunlar insanın küçüklüğünü hissettiriyor, ama aynı zamanda hayranlık ve saygı uyandırıyor. Sanki tarih bu taşların içinde saklanmış; Nebatilerden Lawrence’a kadar binlerce yılın tanıklığı burada hissediliyor.
Yürüyüş sırasında rüzgarın uğultusu, çölün boşluğu ve kumların çıtırtısı bir melodi gibi kulaklarınızda çalıyor. Sessizlik, bir yandan korkutucu, bir yandan büyüleyici. Her adımda çölün ritmini hissetmeye başlıyorsunuz; nefesiniz, kalp atışınız ve düşünceleriniz bu eski kayaların huzuruna karışıyor. Bedevilerin binlerce yıldır bu topraklarda yaşamasının bir tesadüf olmadığını anlıyorsunuz: Wadi Rum, sabırlı ve zamansız bir öğretmen gibi, insanı sakinleştiriyor ve iç sesini duyuruyor.
Ve gün batarken The Seven Pillars of Wisdom, tüm ihtişamıyla parlıyor. Kayaların kızıllığı, gökyüzünün pembe ve turuncuya çalan tonlarıyla birleşiyor; çölün sonsuzluğu, adeta zamanın donduğu bir tabloya dönüşüyor. Burada durup nefes almak, sadece manzarayı izlemek değil; aynı zamanda ruhunuzu da çölün ritmine bırakmak demek.
Wadi Rum’da güzelliğiyle dikkat çeken bazı kaya oluşumlarına, 20. yüzyıla biçim veren kişilerden biri olan Arabistanlı Lawrence’ın anısına The Seven Pillars of Wisdom adı verilmiş. Bilgeliğin Yedi Sütunu anlamına gelen bu isim, aynı zamanda T.E Lawrence’in yazmış olduğu otobiyografik kitabın adı. Oldukça karmaşık kurgu ile yazılmış kitapta, I. Dünya Savaşı esnasında Arapların Osmanlı’ya karşı başkaldırı hareketini ve bu hareketteki İngiliz rolünü anlatılıyor. Notlarını kaybettiği için Lawrence’in kitabı üç defa yazmak zorunda kaldığı söyleniyor.

Arabistanlı Lawrence
Wadi Rum’un kırmızı kayalıkları ve geniş çöl düzlükleri bir yana, burası tarihin de derin izlerini taşıyor. Prens Faysal bin El-Hüseyin’in Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’ya karşı yürüttüğü Arap İsyanı’nın karargâhı buradaydı. Yanında ise efsanevi İngiliz subayı Thomas Edward Lawrence, yani Arabistanlı Lawrence vardı. Bu çöl sadece görsel bir mucize değil; aynı zamanda Osmanlı’ya karşı isyanın ve Arap devrim tarihinin sessiz tanığı.
Her adımda, kumların ve kayalıkların arasında, bir zamanlar strateji toplantılarının yapıldığı ve cesaretin şekillendiği sessiz alanları hissedebiliyorsunuz. 1915’te Mısır’da görev yapan Lawrence, Arap kültürüne olan ilgisi ve bölgeye duyduğu merak nedeniyle İngilizler tarafından Arapları ayaklandırmak için bölgeye gönderilmişti. 1917-1918 yıllarında Wadi Rum’da kalmış, bölge halkıyla birlikte Osmanlı’ya karşı mücadele etmişti.
Arapların özgürlük mücadelesi ile Lawrence’ın hikâyesi, burada çölün sessizliğiyle birleşerek insanın ruhuna dokunan bir anlatı yaratıyor. Ve tabii ki kültürel bir miras olarak Wadi Rum, Lawrence of Arabia filminin bazı sahnelerine de ev sahipliği yapmış. 1962 yapımı bu film bir dönem Türkiye’de yasaklansa da, çölün o büyüleyici görselliği ve tarihi atmosferi sayesinde her sahnesi hâlâ etkileyici.
Bu nedenle Wadi Rum’u ziyaret etmek sadece doğayla baş başa kalmak değil; aynı zamanda tarihin, kahramanlık ve stratejinin izini sürmek anlamına geliyor.

Wadi Rum’a gelirseniz, The Seven Pillars of Wisdom’u mutlaka listenize ekleyin. Sadece bir gezilecek yer değil, aynı zamanda insanın kendi iç dünyasıyla karşılaştığı, sessiz ama etkileyici bir deneyim. Burada her sütun, hem geçmişin hem de doğanın hikayesini fısıldıyor; yeter ki dinleyin.
Wadi Rum, Ürdün’ün Kızıldeniz kıyısındaki Akabe şehrine sadece 40 km uzaklıkta. Aynı mesafede, bir başka UNESCO Dünya Mirası olan Petra da bulunuyor; yani tarih ve doğa keşfini bir arada planlamak mümkün. Akabe’ye ulaşım da oldukça kolay; Türk Hava Yolları haftada üç gün – Çarşamba, Cuma ve Pazar – karşılıklı seferler düzenliyor.
Böylece, sabah Akabe’de uyanıp Kızıldeniz’in ılık sularına dalış yaptıktan birkaç saat sonra, Wadi Rum’un kırmızı kayalıkları ve uçsuz bucaksız çölüyle baş başa kalabilirsiniz. Hem ulaşım hem de mesafe açısından, Ürdün’ün bu iki ikonik destinasyonu birbirine oldukça yakın ve gün içi veya 1-2 günlük planlarla rahatlıkla keşfedilebiliyor.



Arabistanlı Lawrence hakkında daha fazlası için: tarihkomplo.com/2015/10/fitne-makinas-casus-arabistanl-lawrence.html
Büyüleyici görünüyor, çek etkilendim.
Arabistanlı Lawrance… Belkide olması gerekeni yapmıştır. Tarihi açıdan gerçekten kayda değer önemi olan bir yer. Keşke ayaklanma ya da isyanla ya da herhangi bir olumsuzlukla anılmamış olsaydı bu yer. Gezip görülesi mi tartışılır ancak illaki meraklıları vardır.