Benim gibi, özellikle turistik destinasyon dışı rotalarda seyahat etmeyi tercih eden sırt çantalıların bile yarattığı bir trend var. Kendimizi kalabalıktan uzak, “keşif peşinde” gezginler olarak görsek de, gerçekte biz de bir dalganın parçasıyız. Bir yerde birkaç blog yazısı çıkıyor, birkaç fotoğraf dolaşıma giriyor ve bir bakıyorsun o “saklı” yer artık rota haline gelmiş.
Özgür ruhlu gezginler olarak tanımlanan sırt çantalılar bile rota belirlerken tamamen bağımsız değil. Farkında olmadan küresel trendlerin ipuçlarını takip ediyoruz. Bir yer “keşfedilmemiş” diye anılmaya başladığı anda, aslında keşif süreci bitmeye başlıyor. Sonra kalabalık artıyor, biz uzaklaşıyoruz. Döngü böyle devam ediyor.
Kent yaşamının boğucu karmaşasından bunalan insanların günlük hayatlarından kaçmak için yaptığı her hareket, bir noktada turizme katılmak demek. Attığımız her adım bir sosyal etki yaratıyor. Ekonomik bir hareketlilik, kültürel bir temas, çevresel bir baskı… Turizm bireysel bir kaçış gibi görünse de sonuçları kolektif.
Ve bu sonuçlar her zaman masum değil. Yerel hayat değişiyor, doğal alanlar zorlanıyor, küçük kasabalar kısa sürede turistik vitrine dönüşüyor. Bizim özgünlük arayışımız, bazen o özgünlüğü aşındırıyor.
Burada bana göre asıl mesele, kitlesel turizmin ölçeği büyüdükçe ortaya çıkan olumsuzluklar. Altyapının kaldırmadığı kalabalıklar, hızla tüketilen doğal kaynaklar, turist beklentisine göre şekillenen kültürler… Sorun seyahat etmek değil. Sorun, nasıl ve ne kadar bilinçle seyahat ettiğimiz.

Kültürlerin Heterojenliğini Kaybetme Riski
Farklı kültürleri tanıma çabamız aslında iyi niyetli. Görmek, anlamak, deneyimlemek istiyoruz. Ama her temas bir iz bırakıyor. Bu karşılaşmalar zamanla kültürlerin heterojenliğini kaybetme riski ile yüzleşmesine neden olabiliyor.
Gittiğimiz yere sadece valizimizi götürmüyoruz; kendi alışkanlıklarımızı, tüketim biçimimizi, beklentilerimizi de götürüyoruz. Yerel hayatla temas ediyoruz, ekonomik bir talep yaratıyoruz, davranış kalıplarını etkiliyoruz. Bu temas tek yönlü değil elbette. Bazen:
- Onların yaşam tarzı değişiyor,
- Bazen de biz onların etkisiyle dönüşüyoruz.
Ancak bu karşılıklı etkileşim her zaman dengeli ilerlemiyor. Yerel kültür, turist beklentisine göre yeniden şekillenmeye başlıyor. Gelenekler günlük hayatın parçası olmaktan çıkıp sahnelenen bir gösteriye dönüşebiliyor. Çok renkli ve çok sesli bir yapı, yavaş yavaş tek tipleşmiş bir düzene evrilebiliyor.
Bu süreç kültürlerin geleceğini belirsizleştiriyor. Bazı değerler uyum sağlıyor, bazıları silikleşiyor, bazıları ise tamamen kayboluyor. Küresel dolaşım arttıkça, yerel olanın alanı daralıyor.
Paket Turlar ve Kültürel Aşınma – Kimlikten Gösteriye
Bugün turizm büyük ölçüde ekonomik fayda temelli paket kampanyalar üzerinden yönlendiriliyor. Ucuz uçuşlar, toplu konaklama anlaşmaları, kısa sürede çok yer görme vaadi… Hız ve hacim ön planda.
Bu modelin yarattığı baskı, eşsiz kültürel zenginliklerin doğal akışıyla korunmasını zorlaştırıyor. Kısa sürede yüksek talep gören destinasyonlar, altyapı kapasitesinin ötesinde bir yük taşıyor. Yerel üretim yerini hızlı tüketime bırakıyor. Otantik deneyim pazarlanabilir ürüne dönüşüyor.
Dünyamız çok hızlı değişiyor.
Bir virüs gibi davranıyoruz bazen; gittiğimiz, dokunduğumuz her şeyi dönüştürüyor, tüketiyor ve sonra yeni bir yer arıyoruz. Çekiciliğini kaybettiğini düşündüğümüz bir destinasyona sırtımızı dönüp bir sonraki “keşfedilmemiş” noktaya yöneliyoruz.
Bugün deniz, kum, güneş üçlüsünün en popüler destinasyonlarına bakmak yeterli. Bir zamanlar doğal dokusuyla büyüleyen kıyılar, yoğun yapılaşma ve çevresel bozulmayla mücadele ediyor. Kıyı şeritleri betonlaşıyor, su kalitesi düşüyor, ekosistemler baskı altında kalıyor.
Sorun seyahat etmek değil. Sorun, ölçeğin kontrolsüz büyümesi ve bu büyümenin kültürel ve doğal dengeyi gözetmeden ilerlemesi. Eğer bu hızla devam edersek, ziyaret edecek özgün yer bulmakta zorlanacağız. Ve belki de en büyük kayıp, geri dönülemez olacak.
Çözüm Ne? – Tüketmeden Seyahat Edebilir miyiz?
Peki ne yapmalı? Belki de ilk adım, turizmi sadece ekonomik bir faaliyet olarak değil, kültürel ve ekolojik bir sorumluluk alanı olarak görmekten geçiyor.
- Kültürlere daha saygılı,
- Yerel yaşamın doğal akışını koruyan,
- Bu zenginliklerin gelecek nesillere aktarılmasını önceleyen,
- Çevreye duyarlı turizm politikalarının geliştirilmesi gerekiyor.
Sadece “daha çok turist” hedefiyle büyüyen bir model uzun vadede kimseye kazanç sağlamaz. Taşıma kapasitesi gözetilmeli, yerel halk karar mekanizmalarına dahil edilmeli, doğal alanlar korunmalı. Turizm, bulunduğu yere zarar vermeden var olabilmeli.
Bunu yapamazsak gerçekten de kendi bindiğimiz dalı kesmiş olacağız.
Tüketilmiş, aynılaştırılmış, ruhunu kaybetmiş coğrafyaların kimse için bir anlamı kalmaz. Özgünlük kaybolduğunda turizmin de cazibesi kalmaz.

Bireysel Sorumluluk – Gezginin Vicdanı
Ama mesele sadece politika değil.
Toplumsal örgütlenmeler, devlet düzenlemeleri elbette önemli; ancak her şey bireyde başlıyor. Kültürel ve doğal kaynakları tehlikeye atmadan hareket etmeyi öğrenmek zorundayız.
Bir gezgin olarak kendimize şu soruları sormalıyız:
- Yerel ekonomiyi gerçekten destekliyor muyum?
- Doğal alanlara zarar vermeden hareket ediyor muyum?
- Gittiğim kültüre saygı gösteriyor muyum, yoksa onu tüketiyor muyum?
- “Gizli cennet” dediğim yeri bilinçsizce yayarak onu da kalabalığa mı açıyorum?
Toplumsal dönüşüm, bireysel farkındalıkla başlar. Her tercihin bir etkisi var. Her ziyaret bir iz bırakıyor.
Bu yüzden sorumluluk başkasının değil, bizim sorumluluğumuz.

Sürdürülebilir Turizm – Geleceği Korumak
Sürdürülebilir turizm bir slogan değil, zorunluluk. Eğer bir destinasyonun geleceği olacaksa, bu ancak uzun vadeli bir denge ile mümkün.
Bunun için üç temel ayağın birlikte düşünülmesi gerekiyor:
- Sürdürülebilir bir yaşam: Yerel halkın yaşam kalitesini düşürmeyen, onları ekonomik olarak güçlendiren bir model. Turizm, yerel toplumu yerinden eden değil; onu destekleyen bir yapı olmalı.
- Sürdürülebilir bir çevre: Doğal kaynakları tüketmeyen, taşıma kapasitesini gözeten, suyu, toprağı, kıyıları koruyan bir yaklaşım. Betonlaşma değil, koruma öncelik olmalı.
- Sürdürülebilir bir kültür: Gelenekleri vitrine dönüştürmeyen, yerel kimliği pazarlama nesnesine indirgemeyen bir anlayış. Kültür yaşamalı, sergilenmemeli.
Turizm ancak bu üç ayak üzerinde dengede kalabilir. Aksi halde kısa vadeli kazanç uzun vadeli kayba dönüşür. Doğa zarar gördüğünde, kültür aşındığında ve yerel halk dışlandığında turizmin de varlık zemini ortadan kalkar.
Sonunda geriye şunu sormak kalır: Eğer özgünlük yoksa, doğa yoksa, kültür yoksa… Turizm neyin üzerinde var olacak?
Kemal Kaya
11 Kasım 2003

Turizm konusu gelişmiş olmayan ülkelerin kültürüne zarar veriyor, onları yozlaştırıyor. Diğer yandan bu yerel kültürler eğer kalkınmanın ve turizmin etkili bir parçası olurlarsa o zaman birlikte kalkınma olur.
Önceden doğanın birebir içinde olan insan, şimdi yalnızca uzaktan izlemekle yetiniyor.
Turizmden para kazanacağız diye gereksiz yere doğayı katletmeyelim. Golf turizmi için Belek’de çok fazla ağaç kesildi yazık günah. Yine yüzlerce dönümlük arazilerimiz bu oteller için kullanılmaktadır. Aslında artık kıyı bandında yapılacak olan yeni otellere yeni kısıtlamalar getirilmelidir. 1000 metrekarelik bir alanın max 100 metre karesine bina oturtulsun, bu sayede çok fazla yer kaplamaz bu boş kalan arazilerede ağaç ekilsin yüksek katlı binalar oluşsun.
Doganın yasası derler, ancak her şey bilince baglı düzende bozulur, düzelir ya güzelce büyür ya yavaş yavaş kaybolup gider.
seyahat etmek size bir çok şeyi keyifle öğretir . Hiç duymadığımız bilmediğimiz o kadar çok güzellik var ki çevremiz de . Belki bilgiye artık çok kolay ulaşılıyor merak ettiğimiz her şeyi araştırarak öğrenebiliyoruz ama bir doğal güzelliğin muhteşemliğini, duyduğumuzda hayret içinde Kaldığımız kültürel değerleri ancak bulunduğu yerde görerek anlayabiliyoruz. Bir çok kez geçtiğin yoldan geçerken bir kez daha bak çevrene mutlaka farkedemediğin yeni bir güzellik daha göreceksin ….
Aslında günümüzde ön plana çıkan ekonomik bir faaliyet olan turizmin gelişmesi Dünya’nın bu güne kadar korunabilmiş değerlerine büyük oranda zarar veriyor. Bizler bilinçli olmadığımız taktirde sahip olduğumuz zenginliklerin kıymetini bilmediğimizde geçtiğimiz yollarda yeni güzellikler keşfedecek iken var olan güzellikleri de kaybedeceğiz. Yaşadığımız dünya sadece bizim değil. Daha bir çok nesilin bu Dünya’da var olan güzellikleri yaşama Hakkı olduğunu Unutmamalıyız …
Dünya’da deniz ve tarihin iç içe olduğu sayılı yerlerden biri olan Phaselis’e bile otel yapılmaya çalışılıyor. Zaten Antalya kıyı şeridi 5 yıldızlı otellerle dolu. Öncelikle kendi doğal güzelliklerimize sahip çıkmalıyız.
”Küreselleşme ve Turizm etkileşimi” başlıklı makalenizde yer alan gezgin olmak ve turizmci olmak arasındaki bağıntıya ben de dikkat çekmek istiyorum. Öyle ki bizim turizm anlayışımızda en ön sırada yaz tatilleri yer alıyor. Çok zengin bir tatil cenneti olan ülkemizi keşfetmek yerine sadece denize girmek ve 5 yıldızlı otellerde yiyip içmenin ötesine geçemiyor.
Buna yakın örnek olarak Mersin’deki gözlemim kadarıyla ticari kaynaklı oluşturulan yat turları. Ne yazık ki denizleri kirletmenin ötesine geçememiştir. Katılan turizmciler bilhare yiyip içip kirletirken öte yandan yazın ortasındaki sıcakta Cennet Cehennem’i görüp o doğal güzellikleri fotoğraflayan gezginler arasında Cennet Cehennem kadar mesafe vardı…
Kuresellesme, bilisim devriminin sonucu ve evet mal, hizmet dunyada dolasimi inanilmaz capta ve hızda gelisti. Ancak insanlarin dolasimi halen pahali, kati kurallar ve cok zor sartlarda…
Gitmek mi güzel dönmek mi? Yolda olmak en güzeli.
Güzel noktalara değinen bir yazı olmuş.Gittiğimiz yerlere kendi kültürümüzü götürmeye değil oranın kültürünü öğrenmeye gidiyoruz. Onları yozlaştırmak yerine onların kültürünü öğrenmezsek dünyada bazı kültürler yok olcak.
Turizm artık sadece tatil yerlerine gidip deniz kum güneş olayına dönüşcek.