Gece serindi, hatta soğuktu ve battaniyeme sarılıp çok güzel uymuşum. Muhteşem manzara karşısında güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra sırt çantamı hazırlayıp, UNESCO Dünya Mirası Listesinde yer alan bu 2.000 yıllık pirinç tarlalarını ve Tappayi Şelalesi’ni yakından görmek için yola çıktım. Hemen dibimdeki vadide alabildiğine uzanıyorlardı. Önce köyün girişindeki köylülerle biraz sohbet ettim. Çok keskin yüz hatlarına sahipler, bir çoğu bir çeşit uyuşturucu olan kırmızı renkli momma adında bir şeyleri çiğniyor. Ağızlarının kenarı ve dişleri kırmızı.

Halkı tanımlamak gerekirse çok “cool” lar. Zaten zaman yavaş akıyor burada, insanlar da çok yavaş. Hareketlerindeki o dinginliği sezebiliyorsunuz, bakışlarında bile o sakinlik ve dinginlik var. Şahane manzaraya sahip tepede oturup manzarayı izleyenlerin arasına ben de katıldım. Vadiye ineceğimi söyleyince kimisi kılavuzluk teklif etti, 200 Peso’ya bana eşlik edebileceklermiş. Bense genelde kılavuzsuz keşfetmeyi severim. Teşekkür edip köyün içerisinden yürümeye başladım.

İlk vardığım yerde okulda onlarca çocuk deliler gibi oradan oraya koşturup, kahkahalar atıp oynuyorlardı. Galiba büyük şehir, sadece büyük şehir değil artık şehir ve kasabalarımızda, mahallelerimizde duyamadığımız seslerdi bunlar. Çocuklar artık evlerinde, veya sadece çocuk parklarında hemcinsleriyle eğlenebiliyor veya bilgisayar başında. Oysa burada kimisi yalın ayak, yırtık kıyafetler içerisindeydiler ama hepsinin mutlu olduğu yüzlerindeki kocaman gülümsemeden kolayca anlaşılabiliyor. Bana göre çıplak ayakları toprağa değmeden büyüyen çocuklar hayatlarında bir şeyin eksikliğini hep hissedecekler. Biz doğaya aidiz.

Önce köyün içerisindeki patikalarda kayboldum gibi, çünkü her patika bir eve çıkıyor. Hele köyün aşağısına inen bir patika bir evin verandasından geçiyordu. Aslında doğru yoldaymışım, bu yol patika olamaz diye düşünmüştüm. Geçtiğim bir küçük dükkanın önünde oturanlarla selamlaştık. Genç ve çok güzel bir kız bana kılavuzluk öneriyordu. Teşekkür edip yürürken o oturduğu yerden seslenmeye devam ediyordu. Öğrenci olduğunu öğrenince o zaman kabul ettim. 300 Peso istedi, ben 200 diyince bir çırpıda evet dedi ve düştük yola.

Ben vadinin en yüksek noktasındaki tepeye önce tırmanmayı düşünüyordum ama oraya yol olmadığını söyledi, ben de üstelemedim. Yavaş ve küçük adımlarla köyden aşağı inip bir amfi tiyatro gibi basamak basamak aşağıdaki köye kadar inen pirinç terasları yeşil renkte, ve ışıl ışıl parlıyordu. Hani her an, nereye baksanız fotoğraf çekesiniz geliyor. Sonradan fark ettim birbirinin benzeri o kadar çok fotoğraf çekmişim ki!

Teraslar arasında kimi tarla sahipleri çalışıyordu. Teraslar birbirinden beton duvarlar, veya üst üste dizilmiş düzgün taşlarla ayrılmış. Kenarlarından yürümek çok kolay, Aşağıya doğru inen yine beton merdivenler var. Kısa ve rahat bir yürüyüşten sonra ilk dinlenme noktası olan karşıdaki köyde dinledik. Bu nokta kaldığım homestayin tam karşısında bulunuyor. Arada yağmur çiseliyor ve kesiliyordu. Her zaman vadi bulutlarla kaplı, sis çöküyor bazen, sonra rüzgar bu sisleri hızlıca dağıtıyordu.

Tappiyah Şelalesi

Tappiyah Şelalesi’ne giden yolu da yarılamıştık. Dinlenme noktasından sonra aşağıya, dereye inen patikayı izledik. Yağmur sularıyla beslenen dere gürül gürül akıyor. 20 dakika sonra şelaledeydim. Tahmin ettiğimden çok daha büyüktü. Önünde kocaman bir havuz oluşmuştu ve orada yüzen bir turist vardı. Ben de ona katıldım. Havada, aşağıya yüksek debiyle çarpan şelaleden yükselen su damlacıkları yağmur altındaymışsınız hissi veriyor. Yağmurluğumu çantamın üzerine sarıp fotoğraf makinemi korumaya aldıktan sonra o soğuk suya atladım. İlk başta soğuk gelse de sonrasında çok keyifli.

Bu havuzda geçtiğimiz yıllarda 2 Koreli genç ölmüş. Detayları bilmiyorum ama muhtemelen akıntıya kapılmışlardır. Artık üşümeye başlayınca havuzdan çıktım. Çek Cumhuriyeti’nden 2 kişi geldi, sonra 2 Kanadalı. Gün içerisinde Batad’a sabah erkenden gelip pirinç tarlalarını ve şelaleyi gördükten sonra Banaue’ye dönen çok sayıda kişi var. Bir çoğu bunun için 2.000 Peso civarında ücret ödüyor. Oysaki benim Batad’ta 2 günlük konaklamam, yeme içmem, her şey dahil harcayacağım para, bu fiyatın yanına bile yaklaşmayacak eminim.

Batad
Leah

Şelalede biraz oyalanıp epeyce bir fotoğraf çektikten sonra kılavuzum Leah ile birlikte tekrar yola çıktım. Çok yavaş yürümeme rağmen bana yetişemiyordu. Sık sık dinlenmesi gerekti, sonradan anlattı ki geçen hafta yüksek ateşli bir hastalık geçirmiş ve hala da iyileşmemiş. Yavaş yavaş yürüyüp köyümüze geri döndük.

Leah üniversitede okuyor, İngilizce öğretmeni olacakmış. Hep derim, İngilizce öğrenmek için gidip pahalı ülkelerde yığınla para harcamaktansa gelip buralarda birebir İngilizce dersi almak hem daha eğlenceli hem de daha ucuz olacağına eminim. Hem yurtdışında dil eğitimi alırken harcanan paranın çoğu alınan eğitimden çok konaklama ve yeme içmeye gidiyor.

Batad Pirinç Tarlaları
Rita’s Homestay manzarası

Kaldığım Rita’s homestaye dönüp verandadaki koltuğuma kurulup, yemek sonrası kahve ile, yavaş akan zamanı kitap okuyarak değerlendirdim. Öğleden sonra Kanadalı bir yazar ile İsrail’den Talia ile tanıştım, Talia’nın buraya 2. gelişiydi. Geçen geldiğinde kalmamış, bu defa sırf kalmak ve şelaleye gitmek için gelmiş. Daha sonra Manila’da inşaat sektöründe gönüllü olarak çalışan inşaat mühendisleri Amerikalı Alex ve İsviçreli Melanie ile tanıştım. Onlar da öğleden sonra benim yaptığım yürüyüşü yapmaya gittiler. (Diğer bir konaklama alternatifi Batad Top View Point Homestay )

Döndüklerinde bayağı geç olmuştu ve oldukça yorulmuşlardı. Onlara çok kolay bir yürüyüş olduğunu, yolun kaygan olmadığını söylemiştim ama bana sanki onlara yanlış bilgi vermişim gibi surat astılar. Demek ki kendimce kolay olan şeyi başkalarına tavsiye ederken “bence” diye eklemeliyim.

Bu kadar zaman trekking, hiking ile geçen zaman sonrası sanırım artık ben kolay olduğunu sanıyordum. Şöyle düzelteyim o zaman bu yürüyüşe çıkacaklar, patikanın ıslak olduğu yerlerde kayma tehlikesi atlatabilirler, yolu inişli çıkışlı olduğundan biraz yorulabilirsiniz ama Tappiyah Şelalesi’ne giden, ve Batad pirinç tarlaları arasından geçen bu trekking, tüm yorgunluğunuza değecek bir patikadır.

Akşam üstü yemek sonrası homestayin sahibi Romeo yeni gelen misafirlere ailesinden kendisine kalma, asırlık geleneksel Batad kulübesine misafirleri davet ettiğinde ben de yine onlara eşlik ettim. Kulübeyi dün ziyaret ettiğimden detaylı yazıyı dün yazmıştım. Fotoğraflar çektik, Romeo’yu dinledik. Kulübe içerisindeki bazı eserler bir ara, sanırım Almanya’daki bir müzede sergilenmek için emanet olarak alınmış.

Verandaya dönüp Talia ile uzun uzun İsrail politikalar, Araplar, Filistinliler, özgürlükler hakkında konuştuk. Araplara sempatiyle bakıyor, İsrail politikalarını sevmiyor, oldukça eşitlikçi ve açık fikirliydi. Son 8 aydır Asya’da geziyormuş.

Bu arada İsrail vatandaşları Malezya ve Endonezya’ya giremiyor, Bangkok’a geri dönecekmiş. Herkes çok yorgun olmalı ki daha saat 9 olmamıştı herkes uyumaya gitti. Melanie bana eşilk etti, bir süre sonra o da uyumaya.

Bense uyumayı pek sevmeyen biriyim, hele keyfim yerindeyse uyumayı daha da geciktirmeyi seviyorum. Bu aslında büyük bir özgürlük ve konfor. Uykuyla gayet barışığımdır ve çok rahat uykuya dalarım, ancak uyumaktansa, zayıf bir elektrik lambasının ışığında bu kadim toprakların atmosferini tüm benliğimle hissetmeyi tercih ettim bir süre daha.

Day 457: Filipinler:4, Batad, 3 Kasım 2011

7 YORUMLAR

  1. ocak ayı için 2 haftalık filipinler turu planlıyoruz 2 yaşında birde oğlumuz var. Bananue listemize girdi, Batad ıda dahil etmelimiyiz.Eger Dahil edersek Manila dan gidip geri dönmek minumum ne kadar zamanımızı alır ?

  2. Klavuzunuz Leah’a nasıl ulaştınız.Bende çok yakında Filipinlere gitmeyi düşünüyorum oraya gittiğimde nasıl klavuz bulabilirim?

    • Kaldığım köydeydi, ben tek başıma yürüyecektim, yol üzerinde denk geldim. Rehberim olmayı teklif edince kabul ettim. Orada kaldığım Rita’s homestaye sorun.

  3. Bu kadar güzel anlatım olamaz. İnsan kendini yazının içerisinde buluyor. Sanki hikayenin bir parçası gibi hissediyor. Teşekkürler. Kemal Bey bu güzel yazı için…

  4. Çocuklar toz toprak içerisinde büyümeli. Ağacı, otu, kuşu böceği tanımalı. Doğayla ancak öyle dost olunur, yoksa bilmediğimiz şeye daha çok düşman olan bir bakış açımız var.

  5. Çocukluğumu hatırladım okuduğumda.. Tvnin ve internetin olmadığı, sabahtan akşama kadar sokakta oynadığım zamanları… Kasabanın yarı toprak, yarı taşlı sokaklarında… Sakin, sessiz ve doğa içinde için huzur dolmuş olmalı…

DÜŞÜNCELERİNİZİ BİZİMLE PAYLAŞIN, YORUM YAZIN!