Sabah 9:15 de yürüyüşümüze ahşap yolda yürüyerek başladık. 40 dakikalık bir yürüyüş sonrasında yarasaların akşam saatinde beslenmek için mağaradan dışarı çıkışlarını izlemek için yapılmış cafe tarzındaki yerde kısa bir mola verdikten sonra mağara içerisine doğru yürümeye başladık. Bu noktadan mağara içerisine 5 dakikalık bir yürüyüşle ulaşabiliyorsunuz. Deer Mağarası’nın hemen sağında birkaç dakikalık yürüyüş mesafesinde Langs Mağarası’nın girişi bulunuyor. Dönüşte de bu mağarayı ziyaret edeceğiz.

Deer Cave olarak adlandırılan Geyik Mağarası dünyanın en büyük mağarası. 148 metre yüksekliği, 142 metre genişliğiyle dünyanın en geniş giriş ağzına sahip olan mağarası olan Deer Cave,  aynı zamanda dünyanın en yüksek ve en büyük geçiş odasına da sahip. Mağaranın ana odası (chamber) 174 metre genişliğe, 122 metre de yüksekliğe ulaşıyor. 2 kilometreden fazla olan uzunluğa ve 90 metreyi bulan genişliğe sahip. 12 çeşit yarasa türüne ev sahipliği yapmasıyla da dünyada eşsiz. Geyiklerin su içmeye ve sığınmaya geldikleri bu mağaraya Penan and Berawan insanları Geyik Mağarası adını vermiş. Deer Cave’de 2,5-3 milyon olduğu tahmin edilen buruşuk dudaklı yarasalar dışında, çok sayıda sürüngen, yılan, akrep ve böcek türü yaşıyor. Guguk gergedanı, sakallı domuz, güneş ayısı ve gibbonlar yine mağarayı ziyaret eden diğer hayvanlardan bazıları.

Deer Cave (Geyik Mağarası)’in girişine varmadan burnunuzu sızlatan ama sonradan alışacağınız yarası dışkısı kokusu ile karşılaşıyorsunuz. Mağaranın ana girişine varmadan önce dik, yatık, faklı oluşumlarda kayaların, sarkıtların altından geçip varıyorsunuz. Kılavuzumuz önde, arkasında 8 kişi olarak mağaraya giriş yaptık. Böylesi mağara ziyaretlerinde alın lambası şart, kılavuzdan ödünç aldığım alın lambasını yaktıktan sonra içerideki yürüyüşümüze devam ettik. Mağaranın ortasına giden yollar parmaklıklarla çevrili ve loş bir şekilde aydınlatılmış. Yürüyüş yolu yer yer demir, çoğunlukla da betondan yapılmış. Dileyen ziyaretçiler sadece bu alana kadar gelip mağarayı ziyaret edebilirler. Bizim seçtiğimiz ise “Adventure Cave” olarak adlandırılan, mağara içerisinden 2 km yürüyerek diğer çıkışında çıkıp, ormanın içerisinden yürüyüşe devam edip Eden’s Garden olarak adlandırılan şelalelerin olduğu yere varıp orda öğlen molasını vermek olduğundan yolumuz devam ettik.

Düzgün ve aydınlatılmış beton yoldan sapıp, kayaların üzerinde yürümeye başladık. Mağaranın içerisinden akmakta olan nehir kenarından, zaman zaman da neredeyse belimize kadar gelen nehrin içerisinden yürüdük. Bu mağaranın tavanından aşağıya doğru akan 2 tane ilginç su akıntısı var. Her ikisi de öyle bir şekil oluşturmuş ki, gördüğünüzde doğal olduğuna inanmakta zorlanırsınız, sanki kocaman bir fıskiye başı gibi duruyor. Her bir deliğinden 30 metre aşağıya doğru ip şeklinde damlalar süzülerek ilginç bir duş görünümü oluşturduğundan Adam and Eve’s Showers ( Adem ve Hava Duşu) olarak adlandırılmış. Diğeri ise Eden’s Shower olarak adlandırılıyor.

Yürüyüş yolunun bazı bölümlerinden kayalara tırmanmak, daracık aralarından sürünerek geçmek, kayalardan kayalara zıplamak zorunda kalıyorsunuz. Dolayısı ile hem biraz deneyim, hem kondisyon hem de iyi bir ayakkabı şart. Yol arkadaşım Farid bir tırmanma yerinden öyle bir düştü ki az daha bacağını ve kaburgalarını kırıyordu. Düşerken hem ayağı kayaya sıkıştı hem de sağ yanı üzerine çantasının üzerine düştü. Neyse ki morarma ve kanama dışında sıkıntı yaratmadı ve yürüyüşe devam edebildi.

3 saate yakın bu, karanlık mağara yürüyüşünden sonra, mağaranın çıkışına yaklaştığımızda bu ağzından gelen ışık gözleri kamaştırıyordu. Mağara içerisinden 2 kmlik yürüyüşü tamamlayıp, kuzey çıkışından çıkıp, orman içerisinden yürümeye devam ettik. Bu trekkingde, mağaranın da içerisinden geçen nehrin üzerinden 3-4 defa geçtik.

Yarım saat sonra muhteşem bir güzellik bizi bekliyordu. Çok derin ve dik bir vadide, saklı bir yer gibi olan Eden’s Garden’e varmıştık. Çok güçlü akan 2 büyük şelale, şelalenin birinin hemen önünde derince ve soğuk bir havuz ve etraf tamamen yüksek ağaçlarla kaplı.

Kelebekler, kuşlar etrafımızda uçuşuyor. Zorlu ve kasvetli bir mağara yürüyüşünden sonra, orman içerisinden buraya varıncaya kadar epey yorulmuş, acıkmış ve terlemiştik. Artık serinleme, dinlenme ve öğlen yemeği molası zamanıydı.

Hemen su şişemi alıp şelaleden akan taze suyla doldurdum, kana kana içtim. İçimi hafif ve soğuk bir su, sonrasında şelale kayaları üzerinde yürüyüp başımı o soğuk suyun içerisine soktum. Devamında ise diğer şelalenin oluşturduğu derin havuza attım kendimi, soğuk, çok soğuktu. Öğlen yemeği olarak verilen, Nasi goreng (pirinç pilavı kızartması) ve tavuk ile karpuzdan oluşan yemek sonrası her birimiz kendimize düz bir kaya bulup yayıldık.

Hani başka yerlerde sinekler rahat bırakmaz sizi, burada ise kelebekler. Hayatımda daha önce insana bu kadar yakın kelebekler görmemiştim hani. Özellikle ıslanan ayakkabılarımıza ve kuruması için kayalardaki güneşe serdiğimiz çoraplarımıza meraklıydılar.

Eden’s Garden deki 2 saate yakın dinlenme sonrasında önce orman içerisinden geldiğimiz yoldan geçip Deer Cave vardık yine. Bu son yürüyüş birincisinden daha zorlu ve riskliydi. Çoğu yerde kayaların üzerinde o kadar çok yarasa dışkısı vardı ki, bunların üzerinde kayalara tutunarak yürümek zorunda kalıyorduk. Kristalize kahve benzeri dışkılar ise dizlerimizde, ellerimizdeydiler. Yerlerdeki bu dışkı mağaranın köşelerinde kahverengi yığınlar oluşturmuş. Bu dışkı yığınlarının içerisinde yine milyonlarca böcek ve sinek yaşıyor.Başımızın üzerindeki mağaranın tavanına asılı milyonlarca yarasanın çıkardığı tiz sesler uzaktan gelen kuş cıvıltısına benziyor, ama desibel olarak oldukça güçlü. 2 kmlik zorlu yürüyüşümüzü tamamlayıp ana giriş kapısından çıktık. Ana giriş kapısından çıkmadan önce içeriden dışarıya doğru baktığınızda kayaların oluşturduğu Abraham Lincoln siluetini görebilirsiniz.

Biz Deer Cave’in ana giriş ağzına doğru çıkış için yürürken, onlarca turist grubu da mağarayı ziyarete gelmişlerdi. Birkaç saate kadar bu gezginlerin hepsi yarasaların akşam beslenme saatinde, mağaradan dışarıya çıkışlarını izlemek için kurulmuş alanda toplanacaklardı. Çoğunluğu Çinli ve Japon turistlerden oluştuğunda oldukça da gürültülüydüler.

Der Cave’den çıkışta, soldaki patikaya sapıp birkaç dakika yürüdüğünüzde Langs Mağarasına varıyorsunuz. 1977’de Berawan kabilesinden Lang Belarak adında biri tarafından keşfedildiğinden bu ad verilmiş. 240 metre uzunluğundaki mağaranın hemen girişinden itibaren güzellikler sizi karşılıyor. Deer Cave göre gezmesi çok kolay ve güzel aydınlatılmış bir mağara olan Langs Cave, göz alıcı güzellikte sarkıt ve dikitlerden oluşmuş tam bir görsel şölen sunuyor.

Sanatçının elinden çıkmışçasına, derin ve yaratıcı kıvrımlara ve yapılara sahip, öyle ki gözlerimi ayırmakta ve mağaradan çıkmakta zorlandım. Mağara içerisinde yarasa ve yılan dışında, mağara karidesleri ve ışıkla parıldayan fosforlu görünümlü iplik larvaları yaşıyor. Çok çok güzel bir mağara, bir sanat galerisi gibi.

Langs Mağarasından çıktıktan sonra cafede mola verip hem dinlenip hem de kahvelerimizi içtik. Zaman geçtikte Bats Observatory olarak adlandırılan yarasaların akşam beslenme saati için mağaradan dışarı çıkmalarını izleme alanı dolup taşmaya başladı. Avustralya’dan gelen 60’a yakın öğrenci grubu vardı. Bu bölgede biyoloji alanında çalışıyorlarmış, okul gezisi anlayacağınız. Avustralyalıların yanında çok sayıda orta yaş üstü Çinli ve Japon turist grubu da bulunuyordu. O kadar gürültücüler ki yanınızdaki arkadaşınızı duymak bile bazen güçleşiyordu.

Saat 16:30’dan 17:30’a kadar hem bekledik, hem dinlendik. Yarasalar her gün dışarı çıkmayabiliyorlarmış. Dün dışarı çıktıklarını öğrenmiştik ve bugün de gecikmişlerdi. Havanın da kapalı ve yağmur çiseliyor olduğunu düşünerek kalkıp parkın ana ofisine geri döndük. Sonradan öğrendik ki dışarı çıkmamışlar, karınları hala tok olmalı.

Nasılsa parkta birkaç gün daha geçireceğimiz için uygun bir akşamımızda gidip tekrar izleriz diye düşündük. Yarın parktaki en önemli aktivitelerinden biri olan The Pinnacles trekkinginine gidiyoruz. Nehir yolculuğu, yerel köy ve Winds ve Clear Water Mağaraları , 24 km trekking, zorlu The Pinnacles tırmanışı bizi bekliyor.

Day 417: Borneo:5 Mulu, 25 Eylül 2011

DÜŞÜNCELERİNİZİ BİZİMLE PAYLAŞIN, YORUM YAZIN!