Şu an Borneo’da, Kota Kinabalu’dayım. Az önce bir arkadaşımla yazıştık. Konu yine dönüp dolaşıp benim bu plansız, rotasız gezme halime geldi. Ona göre hayat böyle akmazdı; bir yön, bir hedef, bir takvim olmalıydı. “Normal” dediğimiz hayatın güvenli sınırları vardı. Yazışma bitince bir süre ekrana baktım. Aslında ikimiz de hayatı sorguluyorduk; onun normal dediğini, benim seçtiğimi.
Sahile indim. Çıplak ayak yürürken ayağımın altında istiridye kabukları çıtırdıyordu. O sesle bir anda Amerika geldi aklıma. İlk pasaportum, ilk vizem, ilk okyanus ötesi heyecan. Dönüşte bavuluma koyduğum o istiridye kabukları… Siz kalkın gidin Amerika’ya, aldığınız şeylerden biri istiridye kabuğu olsun. O zaman anlam yüklememiştim belki ama şimdi sembolik geliyor.
Muhtemelen annemin evinde bir kolinin içindeler. Eski hayatın küçük ama net bir sembolü gibi. Düşünceler zihnimde dolaştı: Bir tarafta kolide saklanan bir kabuk, diğer tarafta Borneo sahilinde çıplak ayak yürüyen ben.
Eskiden anıları saklıyordum. Şimdi anının içindeyim.
Eskiden eşya taşıyordum. Şimdi yük bırakıyorum.
O kabuklar nerede acaba? Yola düşmeden önce kaldırdığım eşyalarla birlikte hâlâ bodrumda mı duruyorlar? Kırıldılar mı, yoksa dokunulmamanın güvenlik olduğuna inanıp sessizce bekliyorlar mı?
Belki hâlâ oradalar.
Ama ben artık orada değilim. Bunu net biliyorum.

Düzenli Bir Hayatın İçinden
Oysa ki şimdiki hayatıma göre yerleşik hayat olarak adlandıracağım geçmiş hayatımda tam bir düzen insanıydım. Şehir hayatının getirdiklerini sevdiğimden, nispeten küçük bir şehirden İzmir’e tayin isteyip taşınmamın arkasında yatan sebep de buydu: daha düzenli ve gelişmiş bir şehir.
Yoğun ve stresli bir iş gününden sonra düzenimi kurduğum evime gitmek ve o kapıdan içeri girmekle tüm dertleri geride bırakırdım. Evdeki eşyaların bile her zaman derli toplu ve bir düzen içerisinde olması hoşuma giderdi. Öyle ki bu düzenin sağlanması için eve temizlikçi gelmesine gerek duymadan kendi işimi kendim görürdüm. Eve ziyarete gelen eş dost için, evin düzeninin bir bekar evinden uzak olması onları şaşırtırdı.
Bunun için fazla bir şey yapmama gerek yoktu doğrusu. Düzeni seviyorsanız, düzenli olmayı da seversiniz.
Ev, Eşya ve Kontrol Hissi
Düzen içerisinde işlerimi yürüttüğümde evde yapacağım işler de o ölçüde azalıyordu: evin tozunu almak, çiçekleri sulamak, kedimi fırçalamak, yemek yapmak, çamaşır ve ütü… Şu an Borneo’dayım. Hepsi şimdi uzak bir hatıra.
Sahip olduğunuz şeyler arttıkça onları düzene sokmak da zorlaşıyor. Üç oda bir salon ev, bir başına yaşayan bana bazen küçük gelirken; altı kapılı gardıroba, şifonyere ve komodinlere elbiseleri yerleştirmek için zorlanırken; şimdilerde sadece sırt çantamla yaşamak ve tüm eşyalarımı ona yerleştirmek daha kolay.
Düzeni seven biri olarak şimdi daha düzenliyim. Neden mi? Çünkü düzende olmak ya da düzene sokmak için sahip olduklarımı organize etmem adına başka şeylere ihtiyaç duyuyordum. Düzinelerce takım elbise ve gömlekler için gardırop, onlarca çorap ve çamaşır için şifonyer ve komodin… Sahip olduklarımı korumak için başka başka şeylere de sahip olmam gerekiyordu. Bunların sayısı arttıkça aslında insanın düzeni zorlaşıyor.
Yerleşik Hayat mı, Yolda Olmak mı?
Yarın dokuz saatlik otobüs yolculuğu sonrası başka bir şehirde olacağım ve bu satırları yazmadan önce gidip eşyalarımı toplamam on beş dakikamı aldı. Hadi bakalım, taşının bir yerden bir yere? Ne kadar sürede toparlanıp yerleşebileceksiniz?
Yerleşik hayatta olmak mı düzen, yoksa yolda olmak mı?
Gardrobunuza bir göz atın. Sahip olduğunuz kıyafetlerin giyinme oranını hesaplarsanız yılda ne sıklıkla kullanıyorsunuz giysilerinizi? Son bir yıldır dokunmadığınız kaç kıyafetinizi hâlâ gardırobunuzda tutuyorsunuz?

Aidiyet, Alışkanlık ve Konfor
Diğer anlamda düzen arzumuzun arkasında bir yere ait olmak var sanırım. Bu bir şehir, mahalle, sokak, ev ve hatta evin bir köşesi bile olabilir. Bir yere ait olmayı, bildik yüzleri görmeyi, sevdiğimiz pazardan, marketten alışveriş yapmayı seviyoruz.
Sevdiğimiz kafeye gidip tadını bildiğimiz pastayı ve kahveyi ısmarlıyoruz. Sevdiğimiz restoranın sevdiğimiz yemeklerini yiyoruz. Hatta bu sevdiğimiz mekanların ayrıca sevdiğimiz masaları var. Gittiğimizde hep o masalarda olmayı seviyoruz; masanın özel köşesindeki bir sandalye tercihimiz bile olabiliyor. Çünkü bir defa hoşlanmışızdır oradan. Acaba o hoş anı hep anımsamak ve yaşamak arzusu mudur içimizdeki?
İşten yorgun argın dönüp evimizin kapısından içeri girivermek, duşumuzu alıp sevdiğimiz koltuğa kurulmak, yemek sonrası elimize kumandayı almak… Kucağımıza kedimizi alıp okşamak güzel, ya da sevdiceğimizi…
Tüm bu güzel şeyler aynı zamanda alışkanlıklarımız. Alışkınız çünkü biliyoruz ne olduğunu. Zaten sınırlarla çevrilmiş hayatımızın düzeni içerisinde kendimizi belki de en özgür hissettiğimiz an, sahip olduğumuz o alışkanlıkları yaşayabildiğimiz anlardır.
Ama geriye dönüp baktığımızda bu belirgin alışkanlıklarımız arasında mekik dokuduğumuzu, hayatımızın monoton ve sıradan olduğunu fark etmiyor muyuz?
Can Sıkıntısı ve Gerçek Sebepler
Can sıkıntısı dediğimiz kavramın arkasında yatan belki de budur. Eğer canı sıkılabilen birisiyseniz, farklı bir şeyler yapmadığınızdan olabilir mi? Kurduğumuz bu düzen sığınağımız oluyor zor günlerde. Ama bazen hiçbir sebep yokken, tam da o alışkanlık döngüsünü yaşarken canımız sıkılabiliyor. Aynı ev, aynı eşya düzeni, aynı ortamlar, aynı arkadaşlar, aynı alışkanlıklar…
Ben mi? İnsanlar dışında benim canımı ne sıkabilir ki? Ha bir de acımasız, insafsız, adil olmayan iş dünyası. Gerçekçi sebepler dışında kendi canımı sıkmam kendime işkence etmemdir. Şimdilik iş dünyası çöpte olduğu için canımı sıkabilecek şeyler çok uzağımda. Hayatım boyunca “canım sıkılıyor, acaba ne yapsam” cümlesini kaç defa kurmuşumdur acaba? Bir elin parmakları kadar bile değildir.
Gerçek şu ki mutsuzluğumuzun arkasında insanlar yatıyor, aynı şekilde mutluluğumuzun da. Kendi başımıza mutlu olmayı öğrenme becerisini henüz edinmediysek tabii. Mutluluğumuz insanlara endeksliyse bir rulet oyununun içerisindeyiz demektir; bahtımıza ne düşerse onu yaşarız.
Peki yola düşmekle insanlardan kaçıp, ya da benim tabirimle yabancılaşıp, mutluluğumu garanti altına mı alıyorum? Hem evet hem hayır.
Yolda Olmak ve İnsanların İçinde Olmak
Yola düşmeden önce insanlardan kaçmak kolaydı. Kendimi eve atıp kapıyı kapamak yetiyordu. Eğer bir sistemin parçasıysanız bunu kontrol edebileceğiniz tek yer o sistem alanı içerisinde eviniz olabiliyor. Ev eşittir kaçış, iyimser bir kelimeyle sığınak.
Başka biri olmadan da hayattan keyif alabilmem o kapının ardında mümkündü çünkü.
Şimdiyse insanların tam içerisindeyim. Kah bir köy evinde bir kabilenin evinde, kah yirminci yüzyılın modern bir şehrinde lüks bir apartman dairesinde yaşayan bir şehirlinin evindeyim. Çeşit çeşit insanın içerisindeyim; rengarenk, cıvıl cıvıl.
Çarşıda, pazarda, sokakta farklı sesler. Keşfetme merakını körükleyen sebeplerden biri bu. Benim için yabancılaşmak kaçış değil; eskimiş bilgilere yeni renkler katmak demek. Geçmişinize yabancılaşıp anı yeni renklerle doldurmak. Yolda olmak bu demek.
Sevgi, Mesafe ve Sabır
Sevmek zor işken, sevdiklerinizi görememek ve onlara dokunamamak daha zor iş. Sahip olduğumuz birçok şeyi yitirdiğimizde yerini doldurmamız çok zor olmayabiliyor. Ama konu sevgi olunca akan sular duruyor. Sevdiklerimize yakın olmak arzumuzun arkasında yine aidiyet hissi yatıyor.
Yolda olmanın en zor yanlarından biri bu. İşte burada da karşımıza sabır çıkıyor.
Kendi başına mutlu olmayı becerebilen biri için sevmek, sevilmek ve aşk artı bir mutluluk. Ama her zaman sevginin olduğu yerde risk vardır; onu yitirmek. Oysa geçmişimize dönüp baktığımızda zaten sevdik, sevildik, aşık olduk, terk ettik ya da edildik. Bunlar öğretmiş olmalı bize bir şeyler.
Korkup kaçmak için değil, anlamak için öğrenmek gerekiyor. İşte bunu öğrendiğinizde ne sevmek zorlaşıyor ne de yalnız kalmak.

Çoğumuz ailemizden uzakta yaşamıyor muyuz zaten? Yıllar geçtikçe ne sıklıkta yüz yüze geliyoruz? Mesafeler telefonla birkaç tuşa dokunmakla sıfırlanıyor ama kalp mesafesi başka bir şey.
Dünyanın bir ucunda olsam da, bir şehirden bir şehre savrulsam da, sevdiklerime dokunamasam da hissetmem yeterli şu an benim için. Kimimiz zorunlulukla savrulurken, ben tercihimi gönüllü olarak yolda olmaktan yana yapıyorum.
Geçmişte ailemden bin kilometre uzaktaydım, şimdi belki on beş bin. Ama değişen bir şey yok. Sevmek sevmektir, mesafeye takılmadan. Dokunmak ise elbette en güzelidir.
Yolda olmak benim için bir keşfetmek yolculuğu. Gittiğiniz bir yerin önce düzenini anladığınızda ve kendinizi o düzene adapte ettiğinizde içinizdeki aidiyet hissi o yer için yeşermeye başlıyor. Esnekliğiniz ve uyumluluğunuz gelişiyor.
Gittiğiniz her yerde bıraktığınız iz ve o yerin sizde bıraktığı iz sizi siz yapıyor. Yollarda savrulurken karşılaştığınız, tanıştığınız ve anladığınız insanların sayısı artıyor. Seveceğiniz, yokluğunda özleyeceğiniz insanlar içinizdeki sevmek hissini canlı tutuyor. Sevdiklerinizi daha bir sever oluyorsunuz.
Düzen ve Savrulmak
Düzeni seven biri olarak savrulmak heyecan verici. Aidiyet hissi güçlü biri olarak bunu sadece ev ve şehirle sınırlandırmayıp dünyaya ait hissediyorum.
Her yer benim. Sırt çantamı açtığım yer evim.
Bunu hepimiz yapabiliriz. Sadece öğrenmek gerekiyor.
Ama tüm bu öğrenmenin arasında, binlerce kilometre uzakta olsam da aklımın bir köşesinde hâlâ o istiridye kabukları var. Bıraktığım yerde duruyorlar mıdır acaba?
Day 433 – Kota Kinabalu, Sabah, Borneo
🗓️ Son Güncelleme: 15.03.2026
📌 Kemal’in Notu: Bu yazı, 685 günlük büyük Asya-Okyanusya turumun orijinal notlarını içerir. İçerik, son ziyaretimdeki fiyat, mekan ve ulaşım değişiklikleri dikkate alınarak modernize edilmiştir.
🗓️ Son Güncelleme: 15.03.2026





o kadar güzel bir yazı olmuş ki, başlarda sanki beni anlatıyor diye düşündüm. belki pekçok kişi aynı şeyi düşünmüştür. o kadar duygusal ve akıcı ki sonunun gelmesini hiç istemediğim bir film gibiydi adeta. ayrıca döndüğünde o istridye kabukları seni heyecanla bekliyor olacaklardır buna eminim. belki sen değiştin, onlar beklerken yıprandılar ama kavuşunca herşey kaldığı yerden devam edecek bence. yolun açık olsun olsun güzel arkadaşım benim
Duygusal, güzel bir yazı olmuş… Geride bıraktığın pek çok şeyin simgesi istiridye kabukları… Yaptığın şey bi kaçış değil bana göre… Farklı şeyler, farklı ortamlar yaşamak istedin ve bunu sevdin… Sevdiğin, keyif aldığın sürece yollar senin olsun…
Yolculuğunu takip etmeye çok alışmışım. Sen yazmaya ara verince, sevdiğim bir filmin yeni bölümlerini bekler gibi sabırsızlanıyorum… Anlatacak çoook hikayeler için keyifli yolculuklar…
Seyahat ederek sadece evinizden ayrılmıyorsunuz, zamanla, hiç vazgeçmeyeceğinizi düşündüğünüz bazı alışkanlıklarınızdan da arınıyorsunuz. Dönüşen dünyada değişim yollarda size de dokunuyor. Borneo’dan New York’a selamlar hocam.
Dünyaya ait olmak, yeryüzünü ev bellemek, uzaktakine öteki gibi değil sadece insan olarak dokunmak, dokunarak aslında kendini keşfetmek, o keşiflere doğru birer iz olarak şekil vermek, yazmak… İşte gerçek bu!
Yolcu yoldandır…
Yolunuz uzun olsun…
Aslı
İçinizden geleni, yine içinizden geldiği gibi yaşadığınız ve bizlerle de paylaştığınız için sizi kutluyorum. Benim de hayallerimde olan bir şeyi yapıyorsunuz şu an. Hayalimin gerçek olacağının bir müjdecisi olarak hissettim sizi. Yolculuğunuzda huzur ve mutluluklar dilerim.
biraktigin yerde duruyor istiridye kabuklarin… ama degisen onlar mi yoksa sen misin iste onu geri donup o istiridye kabuklarina dokundugunda anlayacaksin Kemal…. Belki senin onlara dokunusun degismis olacak belki onlar beklerken incelecekler, hassaslasacaklar ve sen dokundugunda kiriliverecekler… beklemekten yorulmus ve yipranmis olacaklar… cunku bekledikleri yerin tozu, kiri, nemi mutlaka onlarda bu surede izler birakmis olacak… Kim bilir belki de biraktigin gibi bulacaksin onlari… Ama inan ki sadece goruntu olarak biraktigin gibi bulacaksin onlari… Su da var ki biraktigin gibi bulsan da sen de degisen cok sey olacagindan onlari belki de nasil biraktigini hatirlamiyor olacaksin… Onlara dokunusun asla eskisi gibi olmayacak… Dokunurken ayni hislerin olmayacak cunku… Sen degisiyorsun… Onlar da biraktigin yerde beklerken degisiyorlar… zaman geciyor….
Yeni yerler keşfetmek, yeni dünyalarda yaşamak “yolda olmak” muhteşemdir muhakkak, ama aidiyetliğimiz yoksa ve dönmeyi beklediğimiz bir evimiz, kaybolmuşluk olmaz mı o?!!
Yolunuz kadar yolda olmaya bakışınızda çok farklı. Belki bundandır cesaretiniz…
Güvenli ve keyifli yolculuklar.