Bugün evimizi kapatıp, yolcu olalı tam bir yıl oldu. Bulunduğumuz yerden ayrılıp, yeni bir yere gitmeden biraz önce kendime keyif kahvesi ısmarlamışken, konu ile ilgili bir şeyler yazasım geldi. 🙂 Zaten bu blog yazma işi, kendimle vakit geçirme ve güzel kahve içme bahanesi gibi benim için.

Geçtiğimiz bir yıl boyunca bir aydan fazla bir yerde kalmadık. Genelde bir hafta sonra, bazen iki gün sonra, hooop başka bir yere doğru gidiyor oluyoruz. Yorucu mu? Evet çok yorucu. Keyifli mi? Evet çoğunlukla, daha çok bağımlı gibiyiz, bir garip.

Kendi alanına ihtiyaç duyan bir insan olarak bazen gerçekten zorlanıyorum. Eskiden gittiğimiz her yerde, bir gece bile kalacak olsam, tüm çantamı boşaltır, ciddi şekilde çadıra, ya da odaya sanki uzun zaman kalacakmışım gibi yerleşirdim. Ve hiç üşenmezdim. Artık çanta toplamaktan bayıyor, neredeyse hiç boşaltmıyorum bile, elime ne gelirse onu giyiyorum. Eskiden kocaman bir sırt çantasına sığamaz, bir de ekstra küçük bir çanta ile yolculuk ederdim. Şimdi gerçekten tek bir sırt çantasına sığıyorum ve ağzına kadar dolu değil. Yeni bir şey alamıyorum pek, aldığım her şey ekstra yük olacak çünkü. Yine de fazla geliyor. Skolyozum olduğu için hiç iyi gelmiyor çanta taşımak, daha da minik 25 lt lik bir çanta ile seyahat etmeyi becerebilecek miyim acaba bir gün? Kıyafetten çok, koca karılar gibi taşıdığım aromatik yağlarım, masaj malzemelerim, tütsü, mum, boya kalemleri, defter gibi şeylerden arınmam lazım hafiflemek için.

Kendimi bildim bileli kullandığım bir parfümüm vardır benim, ortaokuldan beri sanırım. Son bir yıldır, Ankara’ya gittiğim zamanlar dışında hiç kullanmadım. Saçma bir ayrıntı olsa da, benim için ciddi bir değişiklik. Hayatım boyunca upuzun yeleli saçlı bir insan olarak, şu an oğlan çocuğu gibi kısacık saçlıyım; kendimi pek beğenmesem de çok rahatım. Neredeyse bir yıldır doğru dürüst boy aynası ile pek karşılaşmıyorum. İyi oluyor. O kadar çok incelerim ki hasta gibi ben kendimi, yolculuk ederken hiç zamanının olmaması böyle şeylere, çok iyi geliyor. 🙂

Neyse alakasız şeyler yazıyorum, ama anlatamayacağım kadar, küçük ama benim için önemli değişimlerim oldu bu yolda. Dönüşüyor olmayı seviyorum.

En çok şahane kedimizi ve yemek yapmayı özlüyorum. Son yıllarda ciddi şekilde sindirim sorunları çekiyorum ve et, süt ürünleri tüketmek istemiyorum. Yoldayken, birilerinin mekanında yaşarken, kendi istediğin şekilde beslenmek gerçekten zor. Sanırım en çok bu konuda sıkıntı çekiyorum. Emre de hemen hemen her Türk erkeği gibi etobur bir insan olarak, son bir yıldır hayatta yemeyeceği sebzeler tüketiyor ve seviyor. 🙂

Sonra yüksek sesle müzik dinlemeyi, yattığım yerden güzel bir başucu lambası ile kitap okumayı, para hesabı yapmamayı, parasız kalırsak ailelerden birinin evine yemeğe gidip, deli gibi şahane yemekler yemeyi, pazar sabahı kahvaltılarımızı ve ev keyfini, işe gitmenin hastası olmasam da, para kazanmanın kendine verdiği öz güveni, dost sofralarını özlüyorum.  Annemi ve en çok anneannemi özlüyorum. Onunla emailleşemiyoruz da. Tayland’a gelmeden önce, bu kadar Türk yemeği kültürünü sevdiğimi  bilmiyordum. Tahin, pekmez, gözleme, börek, cacık, ev yapımı reçel ve likör, ve en çok rakı mezelerini özlüyorum.. Ve gün aşırı alakasız bir yemek sayıklayarak güne başlıyorum.

Uzaklardayken, ailenin yaşlı bireylerinin hasta olması, onların yanında olsak bir şey değişmeyecek olsa da, acaba bir daha görebilecek miyiz kaygısı, üzücü olabiliyor.

Türkiye yolu nispeten daha kolaydı. Özellikle ekonomik açıdan, çalıştığımız hiç bir yere para ödememek büyük bir lüksmüş. Buralar bu açıdan oldukça zor. Tayland, Türkiye’ye göre çok ucuz olsa da, işsiz güçsüz geziyor olmak hiç sürdürülebilir değil. Bir şekilde para kazanmayı öğrenmemiz gerek yolda.

Diğer yandan, hayatım boyunca yolculuk etmek istemişimdir, özellikle lise yıllarımda. Buralara iki kız gelen Avrupalı genç turistlere bakınca, onların yaşında en iyi kız arkadaşımla yol yapıyor olmak bambaşka olurdu diye düşünüyorum. Türkiye’de o kadar çok sosyal baskı var ki üstümüzde, hepimizin üniversite okuması şart gibi mesela, sonra askerlik, sonra evlenmek şart gibi, iyi bir iş, yıllarca çalış, emekli olunca paran varsa biraz gezersin belki, gibi bir sistem var. Başkaları ne der? Bilmem kimin kızı, oğlu şurada iş bulmuş, bilmem ne.. Çoğumuz okuduğumuz bölümleri bile kendimiz seçemiyoruz. Puanımız neye yeterse, o bölüm mezunları oluyoruz. İş bulmak zaten ayrı bir kâbus, sonra dil öğrenmek lazım… Sayamayacağım kadar çok baskı var. Tüm bunlar dünyanın diğer ülkeleri için de aşağı yukarı aynı olsa da, bizim ülkedeki kadar ahlaki, ve sosyal açıdan bu kadar yargı ve kıyaslamaya maruz kalan bir toplum olmak biraz farklı; buradaki Amerikalı, Avrupalı, Kanadalı, Avustralyalı  (çok mu gelişmiş?) insanlara bakınca.

O yüzden yerleşik yaşamı özlesem de, biraz da olsa kendimize bir boşluk yaratmışız gibi düşünüyorum, sürdürülebilir yaşam bahanesi ile. Ama bunu bir 10 yıl önce yapabilmiş olsaydım, şu anda yavrulamış olabilir, 3-5 yıllık süren yerleşik yaşam gerektiren, masaj  gibi konularda derinleşebilirdim. Sonuçta yolculuk etmek, kesinlikle ekolojik bir şey değil, her açıdan. Bunun farkında olsak da geziyoruz işte. Öyle eski zamanlardaki gibi yolculuk ederken kaybolunmuyor da zaten, en azından Tayland’da her yerde internet var. Bazen çok da uzaklaşmış gibi hissetmiyorum kendimi.

Gezdiğimiz yerler için hep en az 10 yıl önce görmeliydiniz buraları deniyor, ve bunu hissediyoruz. Belki 20 yıl geç kalmışız. Ama her şey olması gerektiği zamanda olmalı bakış açısından bakarsak, gittiğimiz mekanların görsel ve coğrafi özelliklerinden çok, en ilginç ve anlamlı kısmı, yeni insanlar ile tanışmak. O kadar çok insanın kişisel hikayelerini üstümüzde taşıyoruz ki, gerçekten çok keyifli. Mesela, ben bunları yazarken az önce yanımıza Avusturyalı bir adam oturdu. Sohbet etmeye başladık. Adam fosil arıyormuş, daha çok Tayland’ın kuzeyinde, madem geziyorsunuz, arkeoloji okumuşsunuz haziranda gelin beraber arayalım, tüm masraflarınızı karşılayım, bir şey bulursak kırışırız dedi. 🙂 Gibi, sayamayacağım kadar, beklenmeyen durum ve haller içinde oluyoruz. Çok sevdiğim arkadaşlarımdan birinin dediği gibi, yolda istediğin herkes olabilirsin sanki. Kim olmayı istersen, o olabilirsin. Ve bu gerçekten çok rahatlatıcı.

Yolda iki kişi olmak, karı koca olma konusunda da yazayım bari. Bir yandan çok kolay ve rahat, diğer yandan zor. Her şeyden önce her ilişkide konuşulmadan birbirine bırakılan roller var, ve bu rollerin farkında olmuyor insan. Örneğin, benim Emre’den önce yol, yön bulma becerim gerçekten iyiydi, buradayken fark ettim ki, artık Emre’siz yön bulamıyorum, çünkü nedense bu işi yıllardır o yapıyor benim yerime, gibi örnekler çoğaltabilirim. Ben bireyselliğimi kaybetmekten çok korkan bir insanım ve fark etmeden birbirimize çok bağımlı olmuşuz sekiz yılda. Bir diğer konu, ikimiz de karar verme konularında baskın insanlar değiliz, sen bilirsin, fark etmezler yolu zorlaştırabiliyor. 🙂 Zaman zaman yolları ayırıp, tekrar buluşmak gerekiyor sanki. Çünkü ikimizin de ilgi alanları, yapmak istedikleri farklı olabiliyor… Tüm bunların dışında çok da kolaylaştırıcı, özellikle kadınsanız. Bizi beraber gören erkekler yanaşmıyor hiç. Rahat oluyor benim için. 🙂 Ve her koşulda güvenebileceğin biri ile olmak, gerçekten eşsiz.

Neyse çok dağıttım galiba. Bazen artık yetti mi, yerleşik hayata geçsek mi diyoruz. Diğer yandan daha evim diyebileceğimiz bir yer bulamadık. Ama hep çok şanslı olduk. Bir sürü seçeneğimiz varmış gibi. O kadar zordu ki ev kapatmak, işten ayrılmak, ailelere seçimimizi anlatmak, vazgeçtiklerimiz, bir daha bir yerde sabit olmaya korkuyor insan. Yani yorulsak da, daha gezme arsızlığım geçmedi. Bu bir yılda da öğrenmek istediklerimizden ne kadarını öğrendik, tartışılır. Yine de çok zevkli, ve seviyorum yolda olmayı, vize ve para derdi olmasa, daha nerelere nerelereee giderdik? 🙂

7 YORUMLAR

  1. Sayfanızı yeni keşfettim. Çok keyifli bir yazıydı, bir solukta okudum bitirdim. Çok isabetli ve anlamlı tesbitler de vardı, bu ayrıca memnun etti beni.
    Nice yollar, kentler daha gezip tozmanızı temenni ederim.

  2. Sevgili Melis ve Emre,

    Ne kadar zaman önceydi, “yanınıza gelebilir miyiz?” diye sormuştun…. Yakına gelmek şöyle dursun, habire uzaklara gidiyorsunuz. Ama Simyacı da olduğu gibi, hazine bizim arka bahçedeki ağacın altında saklı olabilir…. Yol, yolcu ve yolculuğun tekleştiği yerdir insan yüreği. Uzaklaştıkça, yakınlaşıyorsunuz yüreğinize.

    Ben gene de bekliyorum sizi.

    Sevgiyle kalın
    Ayla

    • Ayla ablacığım,

      Bir türlü denk getiremesem de, hala yanına gelmeyi çok istiyorum ama gerçekten gittikçe uzaklaşıyoruz. Umuyorum lavantalarının büyüdüğü bir günde, yanına gelip senin bildiklerinle kendimi çoğaltabilirim 🙂

      Sevgilerimle,
      Melis

  3. Hi there! I don’t know turkish, and rely on google translate for this website, so I don’t always understand everything in detail. Nice to hear travel stories from another female – I’m sure your partner contributes also!

    It’s so interesting for me to read about the social pressure that young Turkish people feel. New Zealand is a small place far away from almost every other country (except Australia, which is culturally quite similar), so it’s almost mandatory for young people to travel overseas. We even have a word for it: OE (overseas experience). In fact, many New Zealanders would think it kind of odd for a Generation X/General Y not to have been overseas, unless they were really poor.

    Most people my age and younger have had travel (backpacker style) and work experience from anywhere from 6 months to several years overseas. I guess what I’m trying to say is that travel is encouraged in young people before doing things like marriage, mortgage and children. Some don’t come back, which the government worries about, but most do.

    Anyway, cheers! Keep enjoying your travels!

    • Hello Charlotte,
      It is very nice to hear from you since you are the first non-Turkish speaker person to read and comment on our post. 🙂 And we are also happy that google-translate does a good job.
      Unfortunately, besides all the social pressure on people preventing them from travelling abroad, not many people can afford to do it (except people living in big cities). Even if you can dogde the social pressure and money issues, there’s the international politics that prevent you from travelling where you want to. It is not easy to get visas (for Turkish people), even tourist visas, for most of the countries in the world, without having a huge bank account. (We have to add that Turkey has the most expensive passport fees in the world.) We are glad that it is a big world, and it is no problem to get visas for countries in south east asia or south america.
      We would really like to see Australia and New Zealand one day. And we are very happy to see that NZ government is actually encouraging young people to travel and maybe a little bit jealous. 🙂 Ours is encouraging young people to have 3 children. 🙂
      Thanks for your comments again. You can check out our blog if you’d like to read our other posts. (morminor.blogspot.com)
      Much love,
      Melis & Emre.

DÜŞÜNCELERİNİZİ BİZİMLE PAYLAŞIN, YORUM YAZIN!