Probolinggo’da sabah kahvaltısı sonrası Kawah Ijen volkanını görmek için yola çıktık. Hep diyorum ama yine diyeceğim; çok ama çok güzel yollardan geçtik. Yer yer yağmur ormanları içerisinden, muz ve kokonat ağaçları aralarından, sonrasında ise milyonlarca hektarlık kahve bahçelerinin yanından geçen, yer yer yükselen yer yer çok bozuk ve virajlı ama inanılmaz keyifli ve tadına doyulmaz nefislikte manzara sunan yollar. “Yolda olmak” budur dedirten yollar işte.

Bondowoso şehrini geçtikten sonra Kawah Ijen’in bulunduğu National Park girişinde kişi başı 5.000 Rp ödedik. Kawah Ijen yanardağının bulunduğu bu alanda her yer kahve ağaçlarıyla kaplı. Kawah Ijen’e tırmanma noktasına vardığımızda hava kararmak üzereydi. Burada bulunan otellerin gecelik ücretleri 500.000 Rp’yı geçiyor.

Birçok kaliteli otele geceliği 200.000 Rp ödediğimizi hatırlatırsam eğer fiyatın 2 katından da fazla olması dikkat çekici. Burada kalmaktan vazgeçip yol üstündeki köyleri ziyaret edip kalabileceğimiz yer olup olmadığını araştırdık.

Birçok köyde kalabilecek yer bulamadığımızdan biz de Sempol köyüne geçtik. Buranın en büyük otelinde yer bulduk ama Johny yakındaki köyde halasının yaşadığını söyleyince önce onları ziyaret etmeye karar verdik. Johnny en son 4 yaşındayken buraya annesiyle gelmiş. Sorup soruşturup evi buldu. Bizi güler yüzleriyle karşıladılar ve otelde kalmak yerine bu gece Johny’nin akrabalarının evinde misafir olduk. 

Köyün tamamı kahve bahçelerinde çalışıyor. Köyün üzerinde bulunduğu alan da dahil olmak üzere 1 milyon hektarlık alan Hollandalı birisine aitmiş. Eskiden Endonezya Hollanda’nın kolonisiydi ve tüm kaynaklar ve üretimler Hollanda hükümeti tarafından kontrol ediliyordu. Şimdiyse toprak sahipleri zengin Hollandalılar veya yabancılar, köylüler yine aynı yoksullukla bu bahçelerde çalışıyorlar. Üretilen kahve dünyanın en kaliteli kahveleri arasında sayılıyor. Bize de köyde üretilen kahvelerden ikram edildi. Çeşit çeşit yemekler hazırlandı. Tüm yemekler evin arkasındaki mutfakta odun ateşiyle ısıtılan sobadan elde ediliyor. Çoğu kırsal alanda ve köy evlerinde yemek ve su ısıtma işleri için bu odun ocakları kullanılıyor. Şehirlerde ve bazı kasabalarda tüp ocak kullanımı yaygın.

Evlerin hiçbirinde tuvalet ve banyo yokmuş. Köyün içerisinden geçen dere doğal tuvalet alanı olarak kullanılıyormuş. Derenin hemen yanına inşa edilmiş iki ayrı kabin ise köy halkının kadın ve erkek ayrı olarak ama birlikte banyo yaptıkları yer olarak ayarlanmış. Kapı yok, perde yok, yüksek duvar yok, halka açık halk için yani. Tam anlamıyla “public” tuvalet ve banyo. Kaynak suyu ise soğuk ve dağdan geliyor.

Yemek sonrası yol arkadaşım Farid, heyecanlı bir şekilde kap fotoğraf makinesini hemen benimle gel, gördüğüne inanamayacaksın diyip heyecanlı heyecanlı beni çağırdı. Sandaletleri ayağıma geçirip koşar adımlarla onu takip ettiğimde vardığımız yer bu public banyoydu. İçeride, kahve bahçelerindeki işlerinden köylerine dönmüş işçiler duş alıyorlardı ve çırılçıplaklardı!

Yemek sonrası Farid, Johny ve ben, kahvelerimizi içip biz de köylülerin yaptığı gibi bu alanda duşumuzu aldık. Yüzlerce kilometre yolu motosikletle gelmiştik. Yolların çoğu bozuk ve tozlu olduğundan zaten toz toprak içerisindeydik. Dağdan gelen suya ilk dokunduğunuzda ve su teninize ilk değdiğinde buzluymuş gibi hissediyorsunuz. Ama sonrasında ilginç bir şekilde o soğukluk gidip yerini tatlı bir ılıklılığa bıraktı. Hele kurulandıktan sonra ise hissettiğimiz tüy gibi hafiflemiş olduğumuzdu.

Ertesi sabah sabah 4’te kalkıp kahvaltı için dünden hazırlanan kurabiyeleri ve pirinç pilavını atıştırdık. Gündoğumunu görmek için daha erken kalkıp gitmek gerekiyor ama bizim amacımız sadece Kawah Ijen’i görmek olduğundan saat 6 sularında ancak dağa tırmanmaya başladık. Tırmanış şeridi çok zor değil. Çok güzel ve ağaçların içerisinden geçen genişçe ve temiz bir yola sahip. Bazı kısımları çok dik bazı kısımları ise neredeyse yatay. Biz tırmanırken bazı sülfür taşıyıcıları ise sepetlerine yanardağın ağzından çıkardıkları sülfürü doldurmuş, fabrikaya satmak için biriktirilen yere doğru yürüyorlardı.

Bu taşıyıcıların bazıları bu işi çok uzun yıllardır yaptığından boyunlarında, omuz ve bellerinde fiziksel değişimleri gözlerinizle görebiliyorsunuz. Hepsi zayıf ancak taşıdıkları sülfürün ağırlığı 40 ile 80 kg arasında değişiyor. Bazıları günde 360 kg’a kadar sülfür taşıyabiliyorlarmış. O ufak tefek ve bazıları 70’lerine yakın olan bu taşıyıcıların bunu nasıl başardıklarını anlamak ise oldukça güç. Taşıdıkları sülfürün kilosu başına 500 Rp alıyorlar. Yani 60 kg sülfür taşıyan bir işçi görevini tamamladığından vergiler hariç 6 TL kazanıyor.

Köyden sülfür almak için Kawah Ijen’in ağzına gidip oradan sepetlerine sülfürü doldurup fabrikaya ulaşmaları yaklaşık 4 saati buluyor.Yani basitçe saat ücreti olarak 2 TL’nin altında kazanıyorlar. Buna karşın yanı başlarındaki kahve ağaçlarından yetişen kahvenin bir fincanı Avrupa’da 5€’dan başlıyor. Nasıl bir ironi değil mi! Modern dünyada “marketing” artık her şey anlamına geliyor galiba.

Karşılaştığımız portörlerle sohbet ede ede, büyüleyici manzaralar karşısında fotoğraflar çekip dinlenerek, bizim gibi yanardağa tırmanan diğer gezginlerle tanışıp sohbet ederek zirveye vardık. Bir buçuk saat sürmüştü sanırım. Kraterin içerisinde göl ve onun yanında da sülfür gazını tüm şiddetiyle dışarı salan yanardağın ağzı var. Bu yanardağ ağzına varillerle kanallar döşenip erimiş sülfürler bir yerde toplanıyor ve oradan alınan sülfürler soğutulup kırılarak bambu sepetlere doldurulup köye taşınıyor. Buradan da toplanıp Banyuwangi şehrindeki fabrikaya gönderiliyor. Bu sülfür rafine şeker elde edilmesinde ve kauçuk üretiminde kullanılıyormuş.

Normalde aşağı inmenin yasak olduğunu belirten bir tabela yazılı ama dinleyen kimse yok tabi. Bazı portörler size kılavuzluk teklif ediyorlar. Kılavuza gerek olmadan rahatlıkla inilecek bir yer. Biz de aşağı inip o zehirli sülfür dumanını ciğerlerimize çekmek zorunda kaldık. Krater gölünün suyu neredeyse elinizi yakacak derecede sıcak. Sülfür zehirli olduğunda su da zehirli ve içerisinde balık yaşamıyormuş.

Green Crater olarak adlandırılan Kawah Ijen 2.600 metre yüksekliğinde aktif bir volkan. Volkanın ağzının hemen yanındaki türkuaz renkteki krater gölünün derinliği 212 metreyi buluyor ve gölde yağmur suları ile birlikte  36 milyon metre küp sülfürik asit ve hidrojen klorür karışımı dünyanın en güçlü acidi bulunuyor. Bu sıvının sıcaklığı 34 santigrat derece. Volkanik gaz patlamalarıyla her gün 4 ton kadar sülfür gazı dışarı salınıyor.

Çılgın maceracı arkadaşım Farid, bir taşıyıcı ile anlaşıp ondan bir sepetini ödünç aldı. İçerisine 20 kg kadar sülfür doldurup başladı gerisin geri köye doğru yürümeye. İlk önce sadece kraterin ağzından tepeye kadar taşıyacağını sanmıştım ama sabır ve azimle tüm o yolları aşı köye kadar taşıdı. Sadece eğlence olsun diye yani. Yanımızdan geçen hem portörler hem de diğer gezginler şaşkın şaşkın bizi izliyorlardı. İlginç bir şekilde bana iniş yolu tırmanış yolundan daha uzunmuş gibi geldi.

Biz krater ağzından ayrılıp kraterin kenarına vardığımızda rüzgarın da etkisiyle, daha önce tırmanma ve izleme alanına zıt yönde esen sülfür bulutları bu defa her tarafa doğru yayılıyorlardı. O andan itibaren orada bulunmak sağlık açısından riskli olduğu gibi bir şey görebilmenizi de mümkün kılmıyor. O nedenle burayı ziyaret etmeyi hedefleyenlerin sabah erkenden yola koyulup 9’dan önce ziyaretlerini bitirmeleri öneriliyor. Volkanın ağzında sülfürü kazara solduğunuzda soluk alış verişiniz tamamen kapandığı gibi anında gözlerinizden yaş gelmeye başlıyor. Bunu da öksürük takip ediyor. Orada çalışan sülfür işçilerinin gözleri kan çanağı gibiydi.

Yarım saat kadar dinlendikten sonra kendimizi yine yollara attık. Artık ziyaretimizin başlangıç noktası olan Banyuwangi şehrine geri dönüyoruz. Dönüş yolu demek belki de hayatınızda görebileceğiniz en kötü yollardan birisi denilecek kadar berbat. Ziyaret sonrası Jeepler, turist minibüsleri ve motosikletliler olarak o yolda kah hoplayıp zıplayarak motosiklet üzerinde kah yürüyerek geçtik. Yol tamamen yağmur ormanlarının içerisinde ve çok iri taş ve çakıllardan oluştuğundan çok kaygan ve tehlikeli. Sağımız ve solumuzdaki bu ormanlık alanda gri, beyaz, siyah ve turuncu olmak üzere 4 maymun türünün yaşadığını söyledi Johny. Uzun süre bakmama rağmen ancak 1 tane gri maymun görebildim. Trekking düşünenler için zor olmayan ve keyifli bir yol. Vakti olanlar bunu düşünebilir.

Kawah Ijen’den inen yolun bu 5-7 kilometrelik bozuk bölümünü büyük zorluklarla geçtikten sonra nihayet düzgün yollara eriştik. Hatta tek şerit olmak üzere yol çalışmaları sürdürülüyordu. İki saatten fazla bir süre her zaman olduğu gibi muhteşem güzellikte yollardan geçip öğlen sonrası gibi Banyuwangi’ye vardık. Yaptığımız ilk iş, duşumuzu alıp, yemeğimizi yiyip uyumak oldu.

Sekiz gece ve 9 günlük motosiklet ile gezimizde 1.100 km yol kat etmiştik. Aslında gezimiz bitmedi ve yarın Baluran National Park’ına günü birlik ziyaretimiz sonunda son bulacak. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; bu 9 günde gördüğüm büyüleyici coğrafi meakanlar, şahid olduğum ilginç olaylar ve tanıştığım farklı farklı dillere ve kültürlere sahip insanlar hakkındaki deneyimleri yazacak fırsatım ve zamanım olsa bir kitap çıkacağına eminim. Gün olur belki gezmekten zaman bulabilirsem eğer…

Day 380: ID:37, Banyuwangi, Java. 18-19 Ağustos 2011, Cuma

5 YORUMLAR

  1. Güzel bir yazı olmuş her zamanki gibi.
    Sülfür taşıyan, sağlığından olan insanlar ve aldıkları ücretler inanılır gibi değil:(

  2. I like the shower part of the story. I’m absolutely amazed you could take photos of people showering! In some places around the world that would be a no – no! I wouldn’t mind this kind of shower myself, provided that the weather was warm enough…….

    • Charlotte, People are really open-minded and friendly. Ttaking photo is sometimes such a funny works to make people happy. Shower was good except weather, weather and water both were very very cold!

  3. ilk olarak bir seyyahın da bayramının kutlanmasına ihtiyacı vardır diyerek, geçmiş iki bayramını kutlamak boynumun borcudur. nicelerine inşallah, “yolda olmak” suretilye tabi 🙂

    belirttiğin kitap olayını düşün derim. yani çoğu kimse için garip gelebilir; lakin bunları görmek kadar sayfalarını çevirerek okumak da çok güzel olacaktır. tabi dediğin gibi gezmekten fırsat bulursan. aklım o düşük fiyatlara belki de dünyanın en zor işlerini yapan insanlara takıldı. bizim bazen tenezzül dahi etmediğimiz paralara insanlar belki bir gün çalışıyor. ve hepimiz gönül rahatlığıyla o kahvelere bu adamların 2-3 günlük çalışma paralarını verebiliyoruz. burada kesmem lazım; çünkü kanıma dokunuyor..

    yolun açık olsun üstad, yeni yollara inşallah.

DÜŞÜNCELERİNİZİ BİZİMLE PAYLAŞIN, YORUM YAZIN!