Malay ve Endonezya dilinde orang  insan demek. Biz Kafkasya kökenli beyazlara orang puti yani beyaz adam diyorlar. Hayvanat bahçelerinde en çok ilgi gören hayvanlardan birisi maymunlar. Maymunlar hayvanat bahçesinde kendilerini görmeye gelenleri izlerken, meraklı gözler de onları izler. Bakışırlar birbirlerine öylece uzun süre.

Biz de aynen kendimizi hayvanat bahçesindeki bu maymunlar gibi hissediyorduk Endonezya’da. “Two monkey in the zoo” sözünü sık sık birbirimize kullanır olmuştuk seyahat ederken. Bazen bazı olaylar yaşadığımızda Farid ile birbirimize bakıp “monkey” dememiz yeterliydi, birbirimizi anlamak için. “Monyet” Malay dilinde maymun anlamına geliyor. Şimdi de 2 monyet puti içerisinde başka hiç orang putinin olmadığı bu ilginç botla Miri’den Marudi kasabasına The Baram Ragata kono yarışmalarını izlemeye gidiyordu.

Sırtçantalarımızı kaldığımız hostele bırakıp taksiye atladığımız gibi şehrin yarım saat dışındaki, nehir üzerindeki iskeleye ulaştık. Hayatımda hiç böyle bir bot görmemiştim. Denizin üzerindeki bir denizaltı gibiydi. 20 metre kadar uzunlukta metal aksamlı botun koltukları tren kompartımanı tarzında dizayn edilmiş. 100 yolcu kapasiteli olan botun içerisi loş ve soğuktu.

Sabahın bu erken saatinde bile teninizi yakan sıcak havada, klimasız gitmek sanırım güzel bir işkence olurdu. Botun içinde sağımıza solumuza bakınarak boş koltuk aradık, ancak bir tane bulabildik. O koltuğa yol arkadaşım Farid oturunca içerisinde dik bile duramadığım botta 3 saat nasıl gidebilirim diye kara kara düşünürken, sağ olsun festivali izlemeye giden bir arkadaş grubu bana yer verdi. Kendisi ise 2 kişilik koltuğa, arkadaşlarının yanına sıkıştı.

Yola çıktıktan bir süre sonra botun içerisindekilerin bir kısmının botun dışına çıktıklarını fark edince merak etmedik değil. Güverte  de yok ki, nereye gidiyor bu insanlar? Biz de onları takip ettiğimizde gördük ki, belki 20-30 kişi botun üzerinde oturmuş, güneşin bulutların arkasında olduğu böylesi havada nehrin manzarasının keyfini serin rüzgarla birlikte çıkarıyorlardı.

Her yolculuk yeni bir deneyimdir ya, işte o anda böylesi zamanlardan biriydi. Birkaç dakika sonra 2 monyet puti, meraklı bakışların eşliğinde, jungleın içerisinde kıvrıla kıvrıla uzanan, içerisinde timsahların yaşadığı, yağmur suyuyla karışıp bulanıklaşmış nehirde yol alan botun üzerinde, esen serin rüzgarı yüzlerinde hissederek doğanın o güzelliğini izliyorlardı. Güzel, ilginç ve unutulmaz bir yolculuk, bir deneyimdi.

Marudi iskelesine vardığımızda neredeyse öğlen olmaktaydı. Yan yana dizili çok sayıdaki açık hava restoranını dolaşıp ağız tadımıza göre bir şeyler sipariş ettik. Oturuğumuz masanın yanındaki masada 3 çocuğuyla oturan, Nancy adlı bir yerli ile tanıştık. İnternetteki oyun sitelerinden çok sayıda Türk arkadaşı olduğunu hatta onlar vasıtasıyla biraz Türkçe bildiğini de söyledi. Borneo’nun bu uzak kasabasında  Nancy’nin ağzından “seni seviyorum” cümlesini duymak garip bir histi.

Kasaba çok kalabalık, her yerde yerli turistler var. Miri şehrinden gelen çok sayıda Çinli Malezyalılar var. Görebildiğimiz yabancı sayısı 5’i geçmedi. Mulu National Park’ını görmek için gittiğimiz Mulu’da, evinde kaldığımız Robert’i bulmak için Mulu takımının ikamet ettiği Mulu evine gittik. Çok sayıda çadır kurulmuş. Buradan da nehire doğru olan iskeleyi takip ederek Robert ve takımına ulaştık. Çok kısa merhabalaştıktan sonra Robert’in de dahil olduğu 16 kişi yarışmak için kanolarıyla birlikte ayrıldılar. Mulu takımının hemen solunda ise Brunei takımının kanocuları bulunuyordu. Her tarafta çöp yığınları, pet şişeler var.

Nehrin kıyısında yarışmaları bir müddet izledikten sonra oradan ayrılıp hemen arkadaki tepeye doğru yürüdük. Çok güzel manzaraya sahip, yaşlı ağaçların gölgesinde çimlerin üzerine çadırımızı kurduk, mükkemmel bir nokta. Hemen 10 metre ötemizde, patlak bir şehir suyu borusundan temiz su fışkırıyordu. Bulunduğumuz yerden ana yola çıktığınızda, gelen önemli politikacıların konakladığı resmi binalar olduğundan etrafta çok sayıda güvenlik görevlisi vardı. Bir de karşımızdaki nehir manzarasını ve orada yarışan renkli kayıkları da manzaraya eklediğimizde her şey mükemmeldi.

Tekrar kasaba merkezine gelip orada açılmış olan standları gezdik. Bölgedeki çiftçilerin standlarından onların üretimleri hakkında bilgi ve ticari bağlantı kurabileceğiniz gibi, Sarawak’taki Ulusal Parklar Standı gibi yerlerden de bölgede yaşayan hayvanlar, ormanlar ve aktiviteler ile ilgili bilgiler alınabiliyor. Ben stantlara uzun süre takılmak istediğimden, yol arkadaşım Farid ile burada ayrıldık.

Kasabanın çoğu yolu trafige kapalı ve bu yollardan birinde kırmıız halilar serilmişti. Bu halının etrafında, geleneksel kıyafetleriyle Sarawak kabileleri sıralanmıştı. Rengarenk kıyafetleri, birbirinden ilginç takılarıyla göz alıcıydılar. Sıranın sonunda ise sade, kapalı ve sıradan sarı ve siyah kıyafetleriyle Müslüman Malaylar yer alıyordu.

Allerji ilacı bulabilmek için kasabada eczane ararken, yemek yerken tanıştığımız Nancy ile karşılaştım. Kendisi yakınlarda eczane olmadığını, ancak eğer istersem onunla hastaneye gidip oradan bana ilaç sağlayabileceğini söyledi. Küçücük arabasına 3 çocuğuyla doluşup hastaneye gittik. Hastanede çalışan arkadaşı bana poşet içerisinde 9 tane alerji ilacı yanında biraz da paracetamol verdi. Nancy hastanedeki laboratuvarda laborant olarak çalışıyor.

Yapması gereken birkaç test olduğunu, sonrasında beni tekrar kasaba merkezine bırakabileceğini söyledi. Hastanede kablosuz internet ve klima da olunca daha ne isterdim kalmak için. Yıllarca işim dolayısı hastanelerde çokça bulunmuştum, ancak bu en ilginçlerinden biriydi. Kan ve idrar verip istediğim tüm testleri de yaptı, hem de ücretsiz. Çocuklardan ikisi, sanki kendi evlerindeymişcesine hastanede yer serilmiş matlar üzerinde oynarken, büyükleri olan Naomi ise elinde kalem kağıda resimler çizip getirip bana gösteriyordu.

Nany işlerini bitirdikten sonra şehre indik. Birlikte yemek yemeye karar verip bir Çin restoranına oturduk. Farid’e telefon ettim, bize katıldı. Eşi bir yıl önce evden ayrılmış ve Nancy onun nerde olduğunu bilmiyormuş. Çoğunlukla cocukları evde yalnız bıraktığını, 9 yaşındaki Naomi’nin onlara göz kulak olduğunu söyledi. Çok güzel İngilizce konuşuyor ve son bir yılda bunu, internette chat yaparak öğrendiğini anlattı. Demek ki neymiş; dil öğrenmek için gidip de dil okullarına binlerce dolar yatırmamak gerekiyormuş. Hem daha eğlenceli ve kolay sanırsam.

Nancy bize dans gösterileri ve sonrasında da kabileler arası güzellik yarışması olduğunu söyleyince, yemek sonrasında hep birlikte oraya geçtik. Sarawak başbakanı, şehirleri temsilen gelen belediye başkanları, bazı yabancı konsolosluk mensupları  ve Brunei’den gelen politikacılar kırmızı halıdan yürüyüp gösterilerin yapılacağı bölüme geçtiler.

Birbirinden güzel dans gösterileriyle açılan program daha sonra politikacıların kardeşlik, barış, birlikte yaşam, “farklıyız ama biriz” konuşmalarıyla sürdü. Malezya yüzlerce farklı kökene, dine, dile ve kültüre sahip olanların bir arada barış içerisinde yaşadığı bir ülke. Bütün bu kültürel farklılıklar ve renkler korunmuş ve yaşatılmış.

Konuşmalar birkaç farklı dilin yanında İngilizce de yapılıyordu. İngilizce ve Çince zaten Malezya’da hayatın bir parçası. Konuşmalar sonrasında güzellik yarışması başladı. Herbir etnik topluluğu temsilen seçilmiş kızlar geleneksel kıyafetlerle podyumda güzelliklerini sergilediler.

Günün dolu dolu aktivetelerinden sonra yeni arkadaşımız Nancy ve çocuklarına teşekkür edip onlardan ayrıldık ve çadır sarayımıza geçtik. Günün gürültüsünün yerini sessizlik almıştı.

Day 423: Borneo:11 Marudi, 1 Ekim 2011

1 YORUM

DÜŞÜNCELERİNİZİ BİZİMLE PAYLAŞIN, YORUM YAZIN!